• 12.10.2017 00:00
  • (1930)

 Türkiye ile ABD (ve bir miktar da Avrupa ülkeleri) arasında bugünlerde yaşandığı türden bir yol ayrımına gelinmesini kaçınılmaz görenlerdenim; sürekli takip edenler yazılarımdan bu izlenimi almışlardır.

Farklı çıkarlar ister istemez çatışmaya sürükler çünkü.

Aramızda algıya dönük bir diplomasi savaşı sürüyor şimdi; umarım bir yerde bu durum tatlıya bağlanır.

Amerika’nın darbeler sabıka dosyası

Algıya dayalı savaşlarda güçlü taraf olmak önemlidir.

Türkiye bir yönden güçlü: 15 Temmuz (2016) darbe girişimi ile ABD arasında ilişki kolayca kurulabiliyor. ABD’nin bu alanda sabıkası neredeyse dünyanın her tarafında kabul görüyor da ondan.

1950’lerden ve Latin Amerika ülkelerinden başlayarak dünyada meydana gelmiş askeri müdahalelerde ABD’nin parmağı çok belirgin.

Darbeci askerleri eğitmek için, ABD’nin, Fort Benning/Georgia’da ‘US Army School of the Americas’ (SOA) adıyla bir okul kurduğunu, Manuel Noriega’dan (Panama) Roberto Viola ve Leopoldo Galtieri’ye (Arjantin) kadar tam 11 diktatörü orada eğittiğini, her vesileyle, bir değil, sonuncusu 15 Temmuz’un ardından olmak üzere birçok defa yazdım.

O okuldan yetişen iki general (Efraim Vasquez ile Ramirez Poveda), 2002 yılında, Venezuela’da, başarısızlıkla sonuçlanan bir darbe girişimine kalkışmıştı.

George W. Bush‘un onayladığına inanılan darbe girişimi (11 Nisan 2002) sonrasında, Washington Post’ta (13 Nisan), yazıma da yansıttığım, şu ayrıntıyı okumuştuk:

“Birkaç haftadır, muhalifler, Chavez’in devrilmesi için ABD desteği bulmak amacıyla, büyükelçiliği ziyaret ediyorlardı. Ziyaretçiler arasında halen görev başında veya emekli askerler, medya öndegelenleri ve muhalif politikacılar da bulunuyordu.”

Size de yabancı gelmedi değil mi bu satırlar?

Gelmesin, çünkü SOA ve benzeri ‘darbe’ eğitimi verilen Amerikan okullarından geçen bir kadro, ülkemizdeki ilk askeri darbe olan 27 Mayıs’ta (1960) belirgin bir rol oynamıştı.

Lâfı uzatmaya gerek yok: ABD’nin darbeler sabıka dosyası bayağı kalındır; “15 Temmuz’un arkasında ABD var” dendiğinde dünyada pek az kişi itiraz eder. Bu sebeple, ABD ile takıştığında, Amerikan halkı nezdinde bile, moral üstünlük doğal olarak Türkiye’dedir.

Ülkemizi yönetenlerin bunu dillendirmesi gerekmiyor.

Moral üstünlüğü kaybetmemek için bu biraz da şart gibi.

Savaşı kaybetmemek için

Endişem iki noktadan kaynaklanıyor.

Birini dün yazdım: Amerikan halkı büyükelçiliklerine saldırı anlamına gelecek her girişimden rahatsızlık duyar. İran’da ‘İslâm devrimi’ (1979) sonrasında meydana gelen ve 444 gün sürdüğü için Amerikan halkına travma yaşatan ‘rehine krizi’ yüzünden…

Trump Amerikası, İstanbul’daki Amerikan başkonsolosluğunda çalışan kişi/lerin tutuklanmasını o moral üstünlüğü dengelemek için fırsat olarak kullanıyor.

Hem de 15 gün önce, görüştüğü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a, bizde manşetlere tırmandırılan, “Ülkelerimiz arasındaki ilişki hiç bu kadar yakın olmamıştı” sözü, ABD başkanı Donald Trump’ın ağzından çıkmışken…

İkinci endişem de yine algılarla ilgili…

Senatörlükte dikkat çekmeden geçirdiği üç yıldan sonra, 1950 yılının Şubat ayında, Joseph McCarthy adlı politikacı, elinde tuttuğu bir kâğıdı sallayarak, “Dışişleri bakanlığımızda ülkemiz aleyhine casusluk yapan Komünist Partisi üyeleri var, işte listesi” diye başlayan bir nutukla ABD tarihine ‘red scare’ olarak geçen dönemi başlatmıştı.

[McCarthy’in elinde tuttuğu kâğıdın, konuşmasından hemen önce temizleyiciye götürdüğü kirlileri karşılığında aldığı makbuz olduğu sonradan ortaya çıkmıştı.]

On yıl süren McCarthy’li yıllarda Amerika her taşın altında ‘Sovyet casusu’ gören bir saplantıya gark oldu. McCarthy’nin “O da komünist, bu da casus” diye suçladığı kişiler işlerinden oldu, bazısı cezaevlerine düştü. İş, akademisyenlere, sanatçılara, yazarlara kadar geldi.

Merak edenler, biri 1991 yapımı olan, diğeri 2015’te gösterime giren ‘Guilty by Suspicion’ ile ‘Trumbo’ filmlerini izleyebilir, ya da benim ikisine de değindim yazıma göz atabilir.

Bütün Amerikan toplumunu içine çeken Soğuk Savaş’ın etkisini her yerde hissettirdiği o dönemde ‘komünist ve Sovyet casusu’ oldukları iddiasıyla yerlerinden edilip cezaevine düşenlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmez.

60 milyon insan öldü, birkaç yüz kişi yargılandı

Dünyanın dengelerini değiştiren bir dönem de Adolf Hitler Almanyası tarafından Avrupa’da yaşatılmıştı: Sonuçta 60 milyon insanın canına mal olan bir savaşla bir yandan komşu-uzak ülkeleri birbiri ardına işgal ederken, diğer yandan da ‘iç düşman’ gördüğü kesimleri (Yahudileri, Romanları, eşcinselleri) kitleler halinde toplama kamplarına göndererek milyonlarcasını yok eden Hitler döneminin sorumluları Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılanmıştı.

Yargılananların sayısı: Uluslararası Askeri Mahkeme’de 24 kişi.. ABD tarafından kurulan mahkemede de 185 Nazi yandaşı..

Hepsi bu kadar…

Venezuela’da Başkan Hugo Chavez de kendisine karşı girişilen ve 47 saat süren darbe girişimi sonrasında hesaplaşmak için sınırı fazla geniş tutmadı. Dahası, Chavez, yargılanıp mahkum olan 60 kişi için, beş yıl sonra (2007) ‘af’ çıkarttı.

Biz ise 15 Temmuz’da darbe girişimiyle yaşattırılan travmanın etkilerini hâlâ atlatamadık. Şimdiye kadar tutuklanan, yargılanan, görevlerine son verilen, tasfiye edilenlerin sayısı 200 bine yaklaştı; her gün yeni gözaltı haberleri geliyor…

Sınırı çizmekte zorlanıyoruz.

Galiba bu da yabancı ülkelere, halklara, toplumlara kendimizi anlatmakta bizi zorluyor.

Algı savaşları devam ederken moral üstünlüğü kaybetmek zora düşürür.

Zorlanıyoruz.

Karşısında yer alanlar bu durumu Türkiye’nin aleyhine kullanıyor.

Haklı iken haksız görünmeyi kim ister?