• 26.12.2017 00:00

 Son çıkan Kanun Hükmünde Kararname’nin (KHK) iki maddesi büyük tepki çekti.

Maddelerden birinin, 15 Temmuz (2016) hain darbe girişimin başarısız kalmasını sağlayan sivil direnişe katılanları yargıdan muaf tutmayı amaçladığı söyleniyor; madde o kadar gevşek ifadelerle kaleme alınmış ki, okuduğunuzda, bugün de “Evet, adam öldürdüm, ama sorun bakalım neden öldürdüm?” diyecek olanı kanunun elinden kurtarmaya yarayacağını düşündürüyor…

İtiraz edilen diğer bir madde de, ‘terör’ etiketli davaların sanıklarının, “Guantanamo gibi” tek tip kıyafetle duruşmalara getirilmesini düzenliyor.

Yapılmak istenenleri savunanların diline baktığınızda, zihinlerinde hep aynı gerekçenin bulunduğunu fark ediyorsunuz: “OHAL teröre muhatap Fransa’da da var… 11 Eylül (2001) terör eylemlerinden sonra ABD de bizde 15 Temmuz’dan sonra alınan tedbirlere benzer düzenlemeler getirmemiş miydi? Guantanamo neyin nesi peki?”

Böyle denildiğinde itirazların sona ermesi bekleniyor.

Fransa ve OHAL.. ABD ve ‘Yurtseverlik Yasası’

Oysa kazın ayağı öyle değil.

Geçtiğimiz yıl içerisinde birden fazla terör eylemine muhatap olan Fransa’da evet ‘OHAL’ var ve kısa süreli olması düşünülerek bu yola başvurulduğu halde orada da birkaç kez uzatıldı OHAL.

ABD 12 Eylül terör eylemleri sonrasında OHAL ilan etmedi, ancak ‘Yurtseverlik Yasası’ diye çevrilebilecek ‘Patriot Act’ adlı bir yasa çıkartılıp daha önce asla düşünülemeyecek kolaylıkları güvenlik ve istihbarat güçlerine sağlayarak fiilen OHAL’li bir ülkeye dönüştü.

Esinlenilen iki Batı ülkesi Fransa ve ABD

Çok kolay kurulan bu benzerliklerin altı biraz kazındığında, bu iki ülkede yaşananların bizde yapılanlara örnek teşkil etmeyeceği görülecektir.

Fransa’da OHAL var, ama öyle bir kolaylık sağlandı diye ‘hukuk devleti’ olma iddiasını sakatlayacak uygulamalardan titizlikle kaçınılıyor. Teröre bulaşmış kişiler genellikle sonradan vatandaşlık verilmiş göçmen ailelerin çocukları olmasına rağmen, Fransa’da nokta gözaltına almalardan öteye gidilmedi. Böyle olduğu halde OHAL’in varlığı kaldırıldığı Ekim ayına kadar Fransa’da da aşırı eleştirilere muhatap oluyordu.

11 Eylül sonrası ABD’nin durumu ise, ‘örnek’ alınmak ve esinlenmek bir tarafa, ‘hukuk devleti’ sınırları zorlandığında bir ülkenin ne hale gelebileceğinin en çarpıcı görüntüsü.

Sonunda Donald Trump gibi birinin ülkeye başkan olabilmesi bile ABD’nin 11 Eylül sonrasında girdiği yolun doğal sonucudur.

Kimyası 11 Eylül terörüne konulan yanlış teşhis ve o teşhise göre alınan tedbirlerle bozulmuş bir ülkedir bugün ABD…

Teşhisin temelinde, açıkça ifade edilmese bile, “İsrail Filistinliler ile ilgili uygulamalarında haklıymış” kanaati yatıyor. ABD de, İsrail gibi, ‘terörist’ ilân ettiği kişilerin evlerini yıkıp başlarına geçirecek bir anlayışın etkisi altında; elden gelse bunu bile yapabilirler.

İsrail kadar ileriye gidilmiyor, ama işte görüyorsunuz, ‘terör üreten ülke’ damgası vurulan ülkelerden terörle hiç ilgisi bulunmayan insanların ABD’ye gelmesini yasaklıyorlar.

Guantanamo’da sahnelenen yargı sürecine ise az buçuk hukuk bilgisi olan kimse ‘meşru’gözüyle bakmıyor. Oradan söz edilirken en çok kullanılan deyim Guantanamo’nun bir ‘Kangaroo Court’ olduğu; bunu ‘sözde mahkeme’ diye çevirebiliriz.

[Guantanamo’da kaç mahkum kaldı, tahmin edin: 40..]

KHK ile getirilen ‘tek tip elbise’ uygulamasını ‘Guantanamo’ örneği ile açıklamak, yapılanı dünya halkları gözünde yanlışlığa mahkum etmeye yeter de artar bile…

İstiklal Mahkemeleri ve Yassıada…

Bir şeyi daha hatırlatayım: ABD 11 Eylül terör eylemlerine bulaştığına inandığı kişileri.. kendi yasalarının sınırlarını aşan yöntemlerle yakaladığı.. yasalarını çiğneyerek (siz bunu ‘işkenceye başvurarak’ diye çevirebilirsiniz) sorguladığı.. ve savunma hakkını da kısıtlayarak yargıladığı için.. bütün bunları Guantanamo’da yapıyor.

Vaktiyle parayla satın aldığı Küba’daki Amerikan üssünde kurduğu askeri mahkemede…

Ülkesi mahkemelerinin ve hukuk sisteminin dışında tutarak…

Belki de Türkiye uygulamalarından esinlenmişlerdir…

Türkiye’nin geçmişinde bugünkü iktidar partisi mensuplarının vaktiyle eleştirilerine muhatap ettiği iki uygulama vardır: Biri, İstiklal Savaşı henüz devam ederken asker kaçaklarını yargılamak üzere kurulduğu halde daha sonraları ‘rejime muhalefet edenlere’ karşı da kullanılmış olan İstiklal Mahkemeleri’dir…

Diğeri de, 27 Mayıs (1960) ihtilali sonrasında, darbecilerin devirdikleri iktidar mensuplarını yargılamak için oluşturdukları Yassıada Mahkemesi

Unutulan gerçek şudur: Her iki mahkeme de Türkiye’nin hukuk sistemi dışında faaliyet göstermiştir.

İstiklal Mahkemeleri’nin yargıçları hukuk eğitimi almış kişilerden oluşmuyordu bile; yargıç görünümlü kişiler ‘rejim muhafızları’ diyebileceğimiz türden insanlardı.

Yerleşik hukuk düzeni olumsuz etkilenmesin diye bu yola başvurulmuştu.

Örnek gerekiyorsa.. neyin nasıl yapılmaması konusunda kendi tarihimizde yeterince örnek var.

Son KHK ile getirilen ve özellikle hukuk ve siyaset camialarından yükselen sert eleştirilere muhatap iki maddeden vazgeçilse iyi olur.

Vazgeçilmelidir.

Hatta fazla vakit geçirmeden OHAL’e de son verilmelidir.