• 19.02.2018 00:00
  • (1668)

 Herkesin aklındaki soruyu yazısına giriş yapmış Taha Akyol, kendisini tebrik ediyorum…

Sorusu şu: “Gazetecilere, yazdıkları ne olursa olsun, ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis’ cezası verilirse, Meclis’i bombalayanlara, halka ateş açanlara ne ceza verilir?”

Sözün bittiği nokta bu işte.

Nazlı Ilıcak ile Ahmet ve Mehmet Altankardeşlerin yargılandığı davada, onların da aralarında bulunduğu tutuklu altı gazeteci için ‘ağırlaştırılmış müebbet’ cezası çıktı. İddianameden bu cezayı hak edecek hangi ‘suçu’işledikleri tam anlaşılmadığı halde, bu kişilerin cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs etme” suçu işledikleri kanaatiyle bu ceza uygun görüldü.

Suç tanımında en dikkat çekici unsur cümlenin ‘cebir ve şiddet kullanarak’ bölümü.

Anayasayı değiştirmeye kalkışmak suç ise

Bu kişilerin ellerinde silâh olmadığına, iddianamede de kendilerinin yazılarında yazdıkları ve katıldıkları televizyon program/lar/ında söyledikleri dışında bir ‘suç unsuru’ ileri sürülmediğine göre, ‘cebir ve şiddet’ nasıl söz konusu olabildi?

“Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmak” eğer bir ‘suç’ sayılacaksa, geçen yılın 16 Nisan günü oylarımızla değiştirdiğimiz anayasal düzen üzerindeki tartışmaları nasıl değerlendireceğiz?

Anayasa ‘parlamenter düzen’ öngörüyordu, o halkoylamasıyla ‘cumhur-başkanlık düzeni’ne geçilmesi yönünde bir irade oluştu; o iradenin oluşması da konu üzerinde yürütülen tartışmalarla gerçekleşti.

Halkoylamasıyla kabul edilen ‘yeni düzen’ artık anayasa içerisinde yer aldığına göre, onu değiştirmeyi ve yeniden ‘parlamenter düzene’ geçilmesini savunanlar da ‘suç’ mu işlemiş oluyorlar?

Bu soruların ‘saçma’ olduğunu ben de biliyorum, ancak konuya hukuki yaklaşımın yanlış olduğunu başka nasıl anlatabilirim?

Elinde kalem tutan, kendisine uzatılan mikrofonlara görüş açıklayan insanlar, ‘gazetecilik’mesleğinin uç vermeye başladığı ilk günden itibaren, dünyayı kendi görüşleri etrafında biçimlendirmeyi de görev bilmişlerdir.

Yazı hayatı, yıpratıcı olmasına rağmen, belki de sırf bunun için, bazı insanlara –bizlere– cazip gelebiliyor.

Dünyayı ve doğal olarak da içinde yer alınan çevreyi değiştirme ve daha iyileştirme amaçlı bir uğraş alanıdır yazıcılık…

Anayasalar da bunu teşvik eden birer metindir; bizim anayasamız da dahil…

Üstelik, anayasasının maddelerini neredeyse her fırsatta değiştirebilen bir geleneğimiz ve Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne defalarca yeniden yazılmış bir anayasamız var.

‘Anayasal düzeni bir başka düzen ile değiştirmek’ doğrudan bir ‘suç’ bu yüzden olamaz.

İşte bu noktada ‘cebir ve şiddet kullanarak’ cümleciği devreye giriyor.

Eğer birileri mevcut anayasada var olan düzeni değiştirme niyetini ‘cebir ve şiddet kullanarak’, yani silâh zoruyla gerçekleştirmeye kalkışırlarsa, işte o zaman, bu yapılan ‘suç’ kapsamına giriyor.

Gazetecilerin elinde silâh yok, cebir ve şiddet uygulamaları bu sebeple mümkün değil.

Darbeler ve gazeteciler

Bilir misiniz bilemem, ama hatırlatmak isterim: ‘İhtilâlciler arasında bir gazeteci’ adıyla bir kitap vardır. 27 Mayıs (1960) darbesini gerçekleştiren kadroyla iç içe bir ‘gazeteci’ tarafından kaleme alınmıştır.

O darbenin üzerinden iki yıl bile geçmemişken maceracı bir albayın iki kez üst üste giriştiği darbe teşebbüslerinde bir gazete patronunun işbirliği yaptığı bilinir.

Hemen her askeri darbe öncesinde askerin idareyi ele alışına yazılarıyla çanak tutmuş, darbe olunca çektiği derin ‘Oh’ duygusunu okurlarıyla paylaşmış yazarlar olduğu da bilinir.

Darbe yanlısı manşetler ve yorumlar sonradan kitaplara da konu olmuştur.

Evet, gazeteciler de böyle yanlışlıklara âlet olmuştur geçmişte; âlet olanlar meslektaşları tarafından şiddetle kınanmıştır da.

Ağır biçimde eleştirilir ve kınanılır, ama işte o kadar…

Hiçbir zaman bundan bir adım öteye gidilmemiştir.

Şu sırada görülmekte olan ‘28 Şubat’ davasında herhangi bir gazeteci yargılanıyor mu? Hayır yargılanmıyor; oysa 28 Şubat’ın ‘silahsız kuvvetler’ diye yardıma çağırdıkları arasında en başta medya vardı.

Doğru olan da, medyanın yanlışlığının yine medya tarafından düzeltilmesidir.

Basın özgürlüğünün kötüye kullanılması yine basın özgürlüğüyle önlenebilir çünkü.

Ilıcak ve Altan kardeşler

Aynı gazetelerde birlikte bulunduğumuz, 28 Şubat’ta (1997) demokrasiye “Dur” demeye kalkışanlarla mücadelede aynı saflarda yer aldığımız için Nazlı Ilıcak ile Mehmet Altan’ın ‘darbeci’ olabileceklerine inanmam mümkün değil.

Yanılmış ve aldanmış olabilirler; kim yanılmıyor ve aldanmıyor ki?

Taha Akyol’un sorusunu bir kez daha tekrarlayayım: “Gazetecilere, yazdıkları ne olursa olsun, ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis’ cezası verilirse, Meclis’i bombalayanlara, halka ateş açanlara ne ceza verilir?”

Evet, cevabınızı bekliyorum.