• 4.02.2018 00:00

 Türkiye’nin bugünü üzerinde düşünürken zihnim hep Cumhuriyet’in kuruluş günlerine gidiyor. Aradan neredeyse bir yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, iki dönem arasında farklılıktan çok benzerlikler buluyorum.

Bunda muhtemelen paralel okumalarımın etkisi büyük.

Şu sıralarda ‘Türk’ün Ateşle İmtihanı’ kitabını yeniden okuyorum.

Halide Edip Adıvar’ın Milli Mücadele günleri anılarıdır bu kitap. Kendisi zor ve tehlikeli bir yolculukla Ankara’ya gelmiş, Mustafa Kemal’in hemen yanı başında konumlanmıştır.

Yeni hükümette sağlık bakanı olarak atanan eşi Dr. Adnan’la (Adıvar) birlikte.

Gün be gün yaşananlara bir gazeteci titizliğiyle tanıklık etmektedir Halide Hanım.

Garp Mefkûresi.. Garp Mefkûresi..

Cumhuriyet’e giden yolda ‘Doğu-Batı’ çekişmesi vardır Ankara’da ve bazen Doğu (Sovyetler Birliği haline dönüşmekte olan Rusya) bazen de Batı (ülkeyi işgalleri altında tutan İngiltere, Fransa gibi ülkeler) sarkacı arasında gidiş-gelişler yaşanmaktadır.

Halide Edip şöyle anlatıyor:

“İşte, Rusya’nın bize taarruz edebilecek durumda olamaması ve Batı memleketlerinin Türkiye’yi yok etmeye karar vermiş olmaları, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’ni yarattı. Bu, Büyük Millet Meclisi’ne bağlı iki türlü mefkûre mücadele hâlindeydi. Bunlardan birine ‘Garp Mefkûresi’, ötekine ‘Şark Mefkûresi’ denirdi.
Garp Mefkûresi’ne dayanmış olanlar, Büyük Millet Meclisi’ne şekil vermekte daha fazla muvaffak olmuş olmalarına rağmen, iktisadî, sosyal ve maarif meselelerinde 1839’da başlayan Garp örneğine doğru giden yolu tamamen tutamamışlardı. Bunlar, Garp Mefkûresi’ne bağlı olmakla beraber, dış siyasette Şark ve bilhassa Rusya’ya mütemayil idiler. Fakat, Rusya’nın iç şeklini katiyen Türkiye’ye tatbik etmek istemiyorlardı. O zaman Ankara’da bulunanların yüksek tahsilli ve ilim kafalıları, pek az olmakla beraber, hepsi Batı’ya bağlı adamlardı. Bunlar, şiddetle Sovyet şekline aleyhtar idiler. (..)
Mustafa Kemal Paşa da, bu günlerde, Sovyet sistemini merakla takip etmesine rağmen, ondaki bu his, bir idealden ziyade, her nevi ihtimali tetkik etmeye dayanıyordu.
Bu günlerde İstanbul’dan gelen Hikmet (Bayur) Bey de Sorbonne’da okumuş, Fransızcası fevkalâde, bilhassa riyaziyesi kuvvetli, Bolşevizme fikren taraftar bir adamdı. (..) O geldikten sonra, Hariciye Vekâleti onun kabiliyeti sayesinde normal bir şekil almaya başladı. 1920 yılı Ağustosu’nun sonunda Sevr Muahedesi Türkiye’nin yok edilmesini kasdeden şekilde imzalandıktan sonra, bu adam çok hizmet etti. Kendisi, komünist fikirlere taraftar olmakla beraber, Türkiye’nin her iki tarafa karşı da müstakil kalmasını isteyenlerdendi.
Bu aralık, Batı’nın siyesetinden dolayı şaşırmış olan halk da, Doğu siyasetini, muhtelif şekillerde ve kendilerine göre tefsir ediyorlardı. (..) 
Bunun dışında bir de ulema sınıfı vardı ki, bunlar da Şark Mefkûresi’ni eski İslâm demokrasisi hâlinde diriltmek istiyorlardı. İşte bunlar, Mustafa Kemal Paşa’yı eski İslâmî şekilleri gözden geçirmeye sevk etmişlerdi.
Bu iki mefkûre arasındaki mücadele esnasında, Mustafa Kemal Paşa’nın emri ve arzusuyla Komünist Partisi kuruldu. Buna kendini sevk eden şey, kanaatimce, Rusya’da bulunan Türkler arasındaki komünist unsurlara karşı vaziyet almaktı. (..) Ben şahsen, bunlardan bir şey anlamış değilim.”

 
Rusya ziyareti her şeyi değiştiriyor

Ankara Hükümeti’nin dışişleri bakanı atadığı Bekir Sami Bey de ‘Şark’ (Rusya) eğiliminde biridir. Mustafa Kemal onu maliye bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk) ile birlikte Moskova’ya gönderir. Halide Edip, ‘‘Türkiye’yi insan topluluğundan hariç tutan Batı’ya karşılık, durumu çok zayıf olan Rusya Türkiye ile anlaşmak istiyordu’’ diyor.
Sonra?
Atatürk’ün Moskova’ya gönderdiği Bekir Sami’nin dönüşte aktardığı izlenimler sonucu belirler.

Yine hatırattan okuyalım:

“Akşamüstü otele döndüğüm zaman, Bekir Sami Bey beni görmeye geldi, yeni Rusya hakkındaki fikrini sordum. Tamamen hayal kırıklığına uğramıştı. Halbuki, gitmeden önce, Şark mefkûresinin kuvvetli taraftarlarındandı. Dönüşünde yeni Rus rejiminin dünyanın en kötü zulmünü ifade ettiğine inanıyordu. Bolşeviklerin samimiyetine inanmıyordu. Onlara inanmış olan birtakım yeni hükûmetler Çarlık zamanından daha kötü muamele ile karşılaşmışlardı. Rusya’nın küçük bir azınlık tarafından idare edildiğini ve kendisine İttihat ve Terakki’yi hatırlattığını söyledi. Artık Garp mefkûresine dönmemiz ve Garplılaşmamız gerektiğini söylüyordu.”

Mustafa Kemal tam itaat istiyor
Tamamen erkeklerin hakim olduğu bir dünyada tek ama etkili bir kadındır Halide Edip ve o günkü birikimiyle olan bitenden pek bir şey anlamamaktadır.
Bir akşam Mustafa Kemal onu yalnız yakalar ve zihnini açmaya çalışır. Halide söylenenleri anlamaz ve bunu ‘‘Ne demek istiyorsunuz Paşam?’’ sorusuyla belli eder.
Ardından aralarında şu muhavere geçer:

“Şunu demek istiyorum: Herkes benim verdiğim emri yapmalıdır.
— Şimdiye kadar Türkiye’nin selâmeti ve hayrı için böyle yapmamışlar mı?
— Ben hiçbir tenkit, hiçbir fikir istemiyorum. Yalnız emirlerimin ifasını.
— Benden de mi, Paşam?
— Sizden de.
Çok açık bir şekilde cevap verdim:
— Millî maksada hizmet ettiğiniz müddetçe size itaat edeceğim.
— Benim emrime daima itaat edeceksiniz!”

Halide Edip bu sözleri ‘tehdit’ olarak algılar ve bunu ifade de eder. Mustafa Kemal, ‘‘Teessüf ederim, ben sizi hiçbir zaman tehdit etmem’’ diyerek konuşmaya son verir.
Şu günlerde Ankara’da yaşananları da bir gün Halide Edip gibi anlatacak biri çıkarsa onun da ilgiyle okunacağına eminim.