• 28.05.2018 00:00
  • (1476)

 Ne zaman yabancı bir medya grubundan gazetecilerle bir araya gelsem, ilk soruları şu oluyor: “Söylediklerinizi adınızı vererek yazabilecek miyiz?”

“Bu konuştuklarımız ‘off-the-record’ mu olacak, yoksa ‘on-the-record’ mu?”

Onlara “Ağzımdan çıkan her şeyi adımı da vererek kullanabilirsiniz” dediğimde hep aynı cümleyi işitiyorum: “Şimdiye kadar konuştuğumuz herkes ‘Söylediklerimi yazarken aman adımı vermeyin’ ricasında bulundu da…”

Yüzümün kızardığını hissettiğim anlar oluyor bu mükâlemenin geçtiği birkaç dakikalık süre.

Fazlaca itiraz ettiğimde, “Ama işte size de yazdırmıyorlar” diyen bile çıktı.

Ona da, “Kendi sitem var, orada görüşlerimi ve deneyimlerimi sırf beni okumak için bayağı bir zahmete katlanan kendime özel bir okur kitlesiyle paylaşabiliyorum” mukabelesinde bulununca, karşımdakinin gülme raddelerine geldiğini fark ettiğim oldu.

Genellikle “Meydanı genç arkadaşlara bıraktım” diyorum böyle durumlarda.

Diyorum da, Türkiye dışarıya böyle yansımamalı.

“Yok artık” dedirten iddia

Ülke adına daha beter bir iddiayla önceki gün karşılaştım.

Ekonomideki rahatsızlıkları konuşurken, birinin ağzından “Artık bankaların ve değişik kurumların, görevi ülke ekonomisini yakından izleyip müşterilerine güvenilir tespitlerde bulunan raporlar kaleme almak olan uzmanlarının yazdıklarına da güvenilmiyor” cümlesinin çıktığını işitince, yakışık almayabilecek daha kestirme bir itiraz nidasını içime gömüp “Yok artık, o kadar da değil” deyiverdim.

Cebinden çıkardığı akıllı telefona bir-iki talimatı sonrasında bir yabancı ajansın o gün geçtiği “Türkiye analistlerini susturan soğuk duş” haberi onun telefonundan bana da ulaşmış oldu. İçinde şöyle bir paragraf yer alıyor o haberin:

“İstanbul’daki kamu kuruluşlarından birinde çalışan bir analist, ‘Ne zaman biraz cesurca bir yorum yazacak olsam, amirlerim ve çalışma arkadaşlarım Mert Ülker’in başına geleni hatırlatıyorlar’ dedi ve adının kullanılmasını da istemedi.”

Mert Ülker bir yatırım kurumunda araştırma grubu şefiymiş ve bir spekülasyonu raporuna taşıdığı için yıllarca çalıştığı kurumdan kovulmuş…

Dikkat ettiyseniz bu konuyla ilgili haberde bile ‘adını vermek istemeyen biri’ ile karşılaşılıyor.

Amerikan medyası aslında son zamanlarda ad verilmeyen atıflar konusunda olağanüstü hassaslaştı; haberci ve yorumcularına kritik konularda kaynak saklamayı neredeyse yasaklamış bulunuyor pek çok gazete. “Kaynağınızın adını açık açık yazamıyorsanız, söylediklerini de haberinize taşımayın” uyarısında bulunuyor medya yöneticileri…

Galiba bu uyarı Türkiye için kaldırılmış durumda; çünkü Batı basınında çıkan Türkiye ile ilgili  haberlerin hemen hepsinde en kritik cümleler o sözleri söyleyenin adı verilmeden, kimliği de açık edilmeden yer alıyor.

Hani ben burada ısrarla “OHAL kalkmalı, hak ve özgürlükler alanı genişletilmeli, demokrasi konusundaki ayıplar ortadan kaldırılmalı” türü akıllar veriyorum ve öyle yapılırsa ekonomik olanlar da dahil ciddi sıkıntıların çoğunun kendiliğinden ortadan kalkacağını da söylüyorum ya, onun bir sebebi de dışarıda beliren imaj bozulmasıdır.

İmaj bozulunca burada ne söylense, ne yapılsa vaktiyle ülkemize ilgi duymuş ve ilgisini Türkiye reklamı yaparak veya parasını ekonomimizde değerlendirerek göstermiş yabancıları ikna edemez oluyorsunuz.

İktidarın itibar ettiği yazarlar kaynak yerine geçiyor

Biri, geçen gün bana, “Gerçekleri muhalif bilinen yazarlardan çok, hükümet yanlısı olanların yazılarından öğreniyoruz” dedi.

Nihayet olumlu bir şey duymanın heyecanı yüzüme vurunca da derhal cümlesinin arkasını getirdi. Dediğine göre, hükümet yanlısı diye andığı yazarlar, hiç değilse bazısı, övgülerle dolu yazılarına son zamanlarda başkalarına atfederek eleştirileri de katmaya başlamışlar. Güya cevap veriyor gibi yaparak resmen eleştirileri sütunlarına taşıyorlarmış…

“Yazılarınızda ‘iktidarın itibar ettiği yazarlar’ diye andıklarınız” dedi muhatabım…

Allah Allah nasıl oldu da ben bu durumu kaçırmışım… Bundan sonra onları daha dikkatli okuyacağım kesin.

Yerlisi yabancısı bazı şeyleri benden, bizlerden daha iyi biliyor. Bazı konular yazılmıyor, konuşulmuyorsa, yalan-yanlış şeyler sirkülasyona sokuluyor, bu defa normal durumlarda inanılmayacak iddia ve ithamlar etrafta gerçek muamelesi görüyor.

Eskiden “Tirajı en yüksek gazete fısıltı gazetesidir” denirdi, şimdi sosyal medya devrede ve galiba tirajı ve reytingi en yüksek olan da o: Sosyal medya.

Kendine gazetelerde yer bulamayanlar için görüşlerini yaymaya yarayan az masraflı pek çok araç var.

Benim gibi kendi adıyla site kurma zahmetine katlanmak istemeyen var, onlar da olan sitelerde yazılarını yayınlatıyor, bunu kendine yakıştıramayanlar için ise Facebook ve Twitter bir tür gazete köşesi işlevi görüyor.

Geçen gün, bir dostum, “Senin sitene günde birkaç kez giriyorum” deyince şaşırdım. Derdimi iyi anlatamadığımı, yazımın birkaç defa okunmadan anlaşılmadığını düşündüğümü fark edince, dostum, sözünü açıklama ihtiyacı hissetti; “Yazına gelen yorumları da okumak için” diyerek…

Evet, işin en güzel tarafı da bu: Yalnız ben yazmış olmuyorum, yazımı okuyan da ânında olumlu-olumsuz görüşleriyle tartışma platformuna katılıyor; daha ne ister bir yazar?

Yabancı meslektaşlara bunları da aktarınca aralarından yüzüme tuhaf tuhaf bakanlar çıkıyor.

Anlamıyorum, neden acaba?