• 20.06.2018 00:00
  • (1346)

 Bazen “Başkaları yazdığı halde neden sen şu konuyu yazmadın?” serzenişinde bulunanlar çıkıyor, ben bu tür serzenişleri anlamakta zorlanıyorum.

Her yazarın konulara ilgisi birbirinden farklı olabilir; o bir konuyu yazar sen yazmazsın, senin yazdığını da başkaları yazmayabilir. Bazen birden fazla yazar aynı konuyu ele alır, bir-ikisi söylenmesi gereken her şeyi en iyi biçimde yazısı içerisinde değerlendirir, sana bir şey bırakmaz; öyle bir durumda ne yapacaksın, yine de koroya katılacak mısın?

Genellikle ben topluca yapılan işlerden uzak dururum.

Ayrıca, biri benden önce konuyu ele almış ve söylenecekleri söylemişse ona gıpta eder, ama ben başka konu/lar ile meşgul olmayı yeğlerim.

“Keşke bu konuyu benden başka biri yazsa” diye beklediğim konular da vardır; bugün işte kimsenin ele almadığı öyle bir konuyu sizlerle paylaşacağım.

Partilerin ve adaylarının kampanyalardaki rahatsız edici tavırları konusunu…

Benim gözümde siyaset ve siyasetçi

Siyaset ağır bir sorumluluğu ilgilenenlerin sırtına yükler. Siyasetle meşgul olanları olmayan bizlerden ayıran onların üzerlerinde taşıdığı sorumluluk duygusudur. O duygu, içinde fedakarlığı da barındırır. Siyaset-dışı kalsa seçtiği uğraş alanında kendisine şöhret, servet ve daha başka değerler kazanabilecek çapta insanlar, kişisel çıkar yerine millete hizmet anlamına gelen bir yol seçtikleri için tebrike layıktırlar.

Başarılı insanları kendine çeker zaten siyaset…

Yazarlık hayatım boyunca siyasilere hep bu gözle baktım.

Demokrasisi yerleşik ülkelerde siyasete ilgi duyanlar “İlla ben yöneteyim” çabası sergilemezler, “Bana görevi verirseniz ben de elimden geleni yaparım” anlayışıyla halkın önüne çıkarlar.

Halk görevi onlara verdiğinde de başarılı olmak için bütün gayretleriyle çalışırlar. Görev kendilerine verilmezse, sıranın kendilerine gelmesini beklerken, teveccühe daha fazla layık olmak için eksiklerini tamamlamaya çalışırlar.

O yüzden de seçim kampanyaları rakipleri yermek, yerin dibine batırmak amaçlı yürütülmez; herkes, her parti ve her aday, talip olunan göreve kendilerinin en layık olduğunu göstermeye yarayacak bir faaliyet haline dönüştürürler kampanyalarını…

Kaybeden bu sebeple fazla üzülmediği gibi çoğu kez üzerinden büyük bir yük kalktığı için sevinir de.

Ceketini alır çıkar koltuğunu kaybeden… Görev duygusu çok ağırsa sıranın yeniden kendisine gelmesini bekleyenler de olur, görevi bıraktığında bir daha geriye dönüp bakmadan maharetlerini yepyeni alanlara taşıyanlar da…

Erdoğan-Gül yarışsalardı…

Şaka yapmıyorum, siyasetten ve siyasilerden böyle bir hava ve böyle bir havanın insanları olmalarını bekliyorum.

Müstağni olmalarını…

“Bu yarışa sizlere hizmet etmek için katıldım, oylarınızı bana verirseniz yapmaya çalışacaklarım şunlardır” tavrını…

Cumhurbaşkanlığı seçiminde, kim olacağı artık halkın oylarıyla belirlendiği için, bu defa böyle bir havanın hakim olacağı beklentisi içerisindeydim.

Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül arasında geçiyor olsaydı cumhurbaşkanlığı yarışı, bu beklentimin büyük çapta gerçekleşebileceğini sanıyorum.

[Bu yazıyı keşke başka biri yazsaydı diye düşünmemin sebebini sanırım anlamışsınızdır.]

Öyle olmadı, farklı bir ortamda seçime gidiliyor.

Kusura bakmasınlar, ama bir ülkede en itibarlı makam için yapılan siyasi yarışa katılanlar, yürüttükleri kampanyalarda rakipleri hakkında öylesine ağır ithamlarda bulunuyorlar, yıpratıcı, hatta yıkıcı, kişilikleri yok edici bir üslupla yek diğerlerini suçluyorlar ki, yarıştan hangisi önde çıkarsa, daha ilk günden halkın önemli bir bölümünün gözünde ‘eksik biri’olarak kalacak.

[‘İstisnalar kaideyi bozmaz’ kuralı burada da geçerli elbette.] 

Yazımın burasında durun ve adayların birbirleri hakkında seçim meydanlarına taşıdıkları iddia ve ithamları gözünüzün önüne getirin, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Rakibinin ve ona oy verenlerin gözünde ‘o göreve aslında layık olmayan biri’ cumhurbaşkanımız olacak, adaylardan hangisi seçilmiş olursa olsun…

İşte ben bu durumu içime sindiremiyorum.

Oh be, nihayet bunu da yazdım.