• 3.02.2019 00:00
  • (1515)

 Birkaç gündür çeşitli köşelerde 28 Şubat değerlendirmeleri yapılıyor; yazıları okuyorsunuz, ben de okuyorum. Kimi yazar o dönemde yaşananları küçümseme eğiliminde, “Ne olmuş yani” havasını alıyorsunuz yazılarından… Kimi de, o günlerin intikamını yargı eliyle almak için kalemini kılıç gibi kullanıyor.

Aslında herkesin üzerinde alnını çatlatırcasına düşünmesi bugün de gereken bir dönemdi 28 Şubat…

O dönemi ülkeye yaşatanlar, eserlerinin ‘bin yıl’süreceği iddiasındaydılar ve bundan çok emin görünüyorlardı. Daha da önemlisi, dönemin mazlum ve mağdurları da -hiç değilse önemli bir bölümü- kendi hayat serüvenleri içerisinde o karanlık günlerin sona ermeyeceği karamsarlığındaydılar…

Ne kadar sürdü 28 Şubat?

Hiçbir dönem ilanihaye sürmez. Hz. Yusuf’un hayat çizgisinde Mısır’da yedi yıl kıtlık yedi yıl da bolluk dönemleri yaşandığı bilinir. Dönemler öyle veya böyle sınırlı periyotlara bağlıdır. Kimi yedi yıl sürer, kimi biraz daha fazla; ama mutlaka her dönemin bir sonu vardır.

Bolluk döneminin de kıtlık döneminin de…

Parlak dönemin de, karanlık dönemin de…

Yeşil Kitap aslında kara kitaptı

Geçen hafta, son bir yılın ürünü filmleri değerlendiren Amerikan Film Enstitüsü tarafından düzenlenmiş Oscar törenlerinde, ‘Green Book’ (Yeşil Kitap) adını taşıyan film beş dalda ödüle aday gösterildi, üç önemli dalda ödüller bu filme gitti.

En iyi film, en orijinal senaryo ve en iyi yardımcı oyuncu ödülleri… Kazandığı ödülleri hak eden bir film bu. Başrol oyuncusu Viggo Mortensen de bana göre kaybettiği en iyi oyuncu ödülünü fazlasıyla hak ediyordu.

Film bizdeki 28 Şubat’ı andıran bir dönemle ilgili. ABD’de derisi siyah olanların ayrımcılığa uğradığı dönemle…

Hatırlarsanız, 28 Şubat’ta, dindar kesim kendilerini ABD’deki zencilere benzetiyorlardı; uğradıkları muamele açısından…

İşte ‘Green Book’ o muamelenin en çarpıcı örneklerini ekrana yansıtıyor. Virtuoz bir piyanist, ABD’nin siyah-beyaz ayrımının en azgın biçimde yaşandığı bir bölgesine, yanına bir şoför alarak tura çıkıyor. Önemli nokta şu: Piyanist siyahi, şoförü ise beyaz… Cahil şoföre bütün kapılar, bütün oteller, bütün lokantalar, bütün tuvaletler açık; ancak konser vermesi için siyahi piyanisti davet edenler, onun kendi evlerindeki tuvaleti kullanmasına, yemeğini konser verdiği salonda yemesine müsaade etmiyorlar… Şoförü düzgün otellerde kalırken, piyanist ahırdan bozma otellere mahkum…

Film adını, o dönemde, siyahilerin kalabilecekleri otellerin, kabul edilecekleri lokantaların listesini içeren turizm rehberi bir kitaptan alıyor.

1960’lı yıllarda bile ABD böyleydi, film dönem olarak John F. Kennedy’nin başkan seçildiği 1960 sonrasında geçiyor…

Ancak, aynı ABD’de, bir siyahi (Barack Obama), 40 yıla bile kalmadan, çoğunluğu teşkil eden beyazların da oylarıyla, ülkenin başkanı seçilmeyi başarabildi.

Bugün Amerikalılar o dönemi unutmak istiyorlar. Tıpkı 28 Şubatçıların kendilerini unutturmaya çalışması gibi…

Bizde de 28 Şubat’ın hedef aldığı siyasi kişilik (Tayyip Erdoğan) ve kadro (AK Parti’yi kuranlar) 2002 yılında halkın oyuyla iktidara gelmedi, 2007’de Abdullah Gül, 2014’te Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçilmedi mi?

Karamsarlık hiç bir dönem için doğru bir psikolojik hal değil.

Zweig ve eşi

İçinizde kitaplarına göz atmış olanlarınız da mutlaka vardır, ama çoğunuzun Stefan Zweig’in‘İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar’ adlı anıt kitabını okuduğunuzu sanıyorum. Okumamış olanlara tavsiye ederim.

Zweig kalemini her alanda kullanmış velüt bir yazardı. Romanlar, fikir eserleri, biyografiler yazdı. Avusturyalı’ydı ve Musevi dinindendi. Adolf Hitler’in Almanya’da iktidarı eline geçirdiği sırada (1934) kendisi gibi olanların başına gelecekleri öngörerek ülkesini terk edip önce İngiltere’ye, oradan da ABD’ye gitti. Almanca konuşanların oluşturduğu bir dağ kasabası olduğunu (Petropolis) öğrenince Arjantin’e göç etti.

Yanına eşini de alarak…

Hitler’in Avrupa’yı kasıp kavurduğunu, ülkelerin birbiri ardına Almanya’nın parçası haline dönüştüğünü izlerken, karı-koca Zweig’ler, hayatlarının en karamsar dönemlerini orada yaşadılar.

Zweig’in o dönemde dostlarına yazdığı mektuplar çektiği iç sıkıntısının derinliğinin tanıklarıdır.

Avrupa’nın geleceğinden umudunu kesmişti Zweig… Hitler’in düşüncesinin ve yaptıklarının ilanihaye devam edeceğini düşünmeye başlamıştı. Etrafındakiler büyük yazarın Avrupa’da yaşananlar yüzünden karalar bağladığını fark ediyorladı.

Sonunda, 1942 yılının Şubat ayında, Petropolis’teki evlerinde, Stefan Zweig ve eşi el ele tutuşmuş halde ölü bulundu. Umutsuzluk onları intihara sürüklemişti.

Ne hazin bir son. İlanihaye devam edecek diye umutsuzluğa düştüler de ne oldu? Çok değil üç yıl sonra, Hitler’in kendisinin intihar ettiğini yazıyor tarihler…

Tarihte ilanihayelik diye bir şey yok sizin anlayacağınız…

Yeşil kaplı turizm rehberi bugün ABD’de müzelik oldu. Hitler tarihin en kara sayfalarındaki yerini aldı. 28 Şubat da bin yıl filan sürmedi.

Oscar ödüllü ‘Green Book’ (Yeşil Kitap) filmini izlemenizi hararetle tavsiye ederim.