• 24.05.2019 00:00

 Adımı taşıyan bu site, kısa süre sonra, yayın hayatının üçüncü yılını tamamlayacak. Gazetelerde yazamaz hale geldikten sonra, eve çekilip günün dağdağasından uzak, rahat ve keyifli bir emeklilik hayatı yaşamak yerine, eski günlerden daha fazla zamanımı yayın işine vermem gereken bir maceraya atılmış oldum.

Eskiden hafta içerisinde bir-iki gün yazmadığım oluyordu, ameliyat geçirdiğim bir hafta dışında, üç yıldır aksatmadan her gün okur karşısına çıkıyorum.

Neden?

Bu sorunun cevabını ‘Gabo’ lakabıyla bütün Latin Amerika’da tanınan, 1982 Nobel edebiyat ödülünün sahibi Gabriel Garcia Marquez‘in (1927-2014) gazetecilik dönemi yazılarından derlenmiş, yeni çıkan ‘The Scandal of the Century and Other Writings’ adlı kitabında buldum.

Hislerime cevap veren şu satırlarda:

“Biz yazarların neden yazdığı önemli bir soru. Cevap, hem daha melodramatik, hem de daha samimi olarak şudur: Yahudi veya siyah biri olman gibi bir şeydir yazar olmak. Başarı teşvik edicidir, okurların desteği moral verir, ancak bunlar ek ödüller sayılabilir; çünkü iyi yazar eskimiş pabuçlarla her halükarda yazmaya devam edecektir, hatta kitapları satmasa bile. Pek çok erkek ve kadının kendini ölümle sonuçlanabilecek açlığa mahkum etmeleri sosyal çılgınlığını da açıklayıcı bir meslek zararıdır bu; bir şeyler yapmak için, tamamen ciddi olmam gerekirse, herhangi bir amaca hizmet etmek de gerekmeden…”

Yazar ise bir insan, yazma mikrobu -yani düşüncelerini ve hislerini başkalarıyla paylaşma alışkanlığı- kanına girmişse, ne pahasına olursa olsun yazar.

Şimdilerde kendilerine gazetelerde yazma fırsatı verilmeyen pek çok yazar, bildiğim kadarıyla herhangi bir karşılık da almadan, kendilerine imkan açan internet sitelerinde okuyucularla buluşmaya devam ediyorsa, sebebi, Marquez‘in çerçevesini çizdiği içgüdüsel tepkide aranmalı.

Yazmadan edemiyoruz.

Kaç kişi tarafından okunuyoruz, okuyanlar bu çılgınca direnişimiz hakkında ne düşünüyor, ısrarımızı nasıl yorumluyor; bu soruların hiçbiri önem listemizde yer almıyor.

Din, dindar, dine bakış, dindara bakış

Birkaç gündür sayılı köşelerde kendine zar zor yer bulan bir konu var. Önce Hürriyet‘te Ertuğrul Özkök konuya dikkat çekti, ardından Ahmet Taşgetiren kendi açısından konuya eğildi.

Konu, en kaba ifadelerle, günümüzde dinden uzaklaşma eğilimi…

Ertuğrul Özkök iyi bildiği kışkırtıcı üsluba uygun bir başlığı tercih etmiş yazısı için: “Türkiye artık yüzde 99’u Müslüman olan bir ülke değil”.

Bu kanaate varmasının sebebi Optimar araştırma şirketinin 7-14 Mayıs tarihleri arasında, 26 şehirde, 3 bin 500 kişi üzerinde gerçekleştirdiği bir kamuoyu araştırması…

Araştırmada “Kendinizi dini anlayış bakımından nasıl tanımlarsınız?” sorusuna, insanların yüzde 89.5’i “Allah’ın varlığı ve birliğine inanıyorum” demiş; geriye kalanlar dini inançları konusunda kuşku içeren cevaplar vermişler…

Oysa, aynı şirketin iki yıl önce yaptığı benzer araştırmada, “Kendinizi herhangi bir dine mensup hissediyor musunuz?” sorusu yüzde 96.1 oranında “Evet” ve takip eden “Hangi din?” sorusu da yüzde 99.9 oranında “Müslüman” biçiminde cevaplanmış…

İki yıl arayla verilen farklı cevapların ortaya koyduğu tabloya bakarak, “Türkiye, nüfusunun yüzde 89.5’i ‘Müslüman’, yüzde 4.5’i ‘deist’, yüzde 2.7’si ‘Tanrı’nın varlığından şüphe eden’, yüzde 1.7’si ‘ateist’ bir ülke…” sonucuna varıyor Özkök… Hatta bu tablonun bile tam gerçeği yansıtmamış olabileceği kuşkusunu da belirterek…

Haklı tespitler bunlar…

Din ve siyaset

“Yazar neden yazar?” konusunun işlendiği bir yazının içerisinde bu alıntının işinin ne olduğunu merak edenleriniz çıkabilir. Bunun sebebi çok basit: Beni üç yıldır hiç aksatmadan okurla buluşmaya zorlayan, biraz da böyle bir gidişle karşılaşılabileceği öngörüsüydü.

Toplumun temel değerlerinin çözülmesi endişesi…

Sitede 9 Haziran 2016 tarihinde çıkan ilk yazımın başlığı şuydu: “İslam diye diye İslam elden gidiyor”. İki hafta sonra (22 Haziran) yine benzer bir yazı“Bir kez daha uyarıyorum: İlhad (dinden çıkma) İslam Dünyası’nın kapısında”.

Üç yıl boyunca değişik vesilelerle aynı noktaya vuran en az sekiz yazı yazmışım.

Aslında güncel ülke siyasetiyle ilgili değerlendirme yazılarımın bile -kimi doğrudan kimi dolaylı olarak- insanları ortak değerler konusunda kendilerini sorgulamaya ve değerler sistemlerini sorumlu tutmaya sevk edeceği endişesiyle yazıldığı söylenebilir.

İnsanların ‘dindar’ diye bilinenlerden beklentileri ile yaşananlar arasında farklılıklar göze batar hale geldiğinde kaybeden o değerlerin irtibatlı bulunduğu sistem oluyor.

Yaşanan sadece bize özgü bir durum da değil; bütün İslam Dünyası’nda ‘dindar’ bilinenler yüzünden ‘dine bakış’ olumsuz yönde farklılaşıyor.

“Dindar insan yalan söylemez, haksızlık yapmaz, adaletsiz davranmaz, hak yemez” türü kabuller derinden sarsılıyor.

Farklılaşan ‘dine bakış’ gibi görünse de, aslında insanların ‘dindar’ olma iddiasındaki kişilerle ilgili görüşleri değişim geçiriyor.

Yazmaya devam.