• 22.11.2019 00:00
  • (1110)

 Rabia Naz konusuna hayli gecikmeli olarak girdiğim yazıma, medya haberlerini öğrenmek için bakılan bir internet sitesi “Fehmi Koru’nun ayıbı” tepkisini verdi. Alınmadım. Zaten gecikmemden mahcubiyet duyduğumu kendim yazının başlığından duyurmuştum.

Neden geciktim?

Şundan: Bazı olayların varlığı beni rahatsız ediyor, kendimi o rahatsızlığın içerisinde bulmak istemiyorum. Rabia Naz olayı onlardan: Küçük bir kız çocuğu. 11 yaşında. Evinin önünde yaralı bereli bulunuyor. Götürüldüğü hastanede hayatını kaybediyor. “Neden öldü?” sorusuna verilen “Kendini evinin tepesinden attı, intihar etti” cevabı aileyi tatmin etmiyor. Kızın bulunduğu yer ile düştüğü söylenen tepe noktası arasında mesafe var. Yaraları daha çok dayak veya çarpmayı akla getiriyor. Baba “Araştırılsın” dedikçe karşısına duvarlar çıkartılıyor.

Rahatsız edici bir durum.

Aile muhafazakar. Kız İmam Hatip Okulu öğrencisi. Babanın “Araç çarptı” ve “Olayın üstünü kapatmak istiyorlar” kuşkusu duyduğu kişiler de muhafazakar camia içerisinden birileri. Konuya duyarsız kalanlar da öyle.

Bu da beni rahatsız eden bir başka unsur.

Konunun vahametinin mutlaka görüleceğini ve aile ile kamuoyunu tatmin edecek bir sürecin başlatılacağını düşünüyorum. “Ha şimdi, ha yarın” derken bir bakıyorum, olay ile bugün arasında 1,5 yıl geçivermiş…

Mahcubiyetim yalnızca geç kalmışlıktan değil, olayın kendisi ve ele alınış biçimi de ayrı birer mahcubiyet kaynağı.

Neden bu ele alınış biçiminin siyaseten de yanlış olduğunu anlaması gerekenler anlamakta zorlanıyorlar? Herhalde kendilerine çok güvendiklerinden. 

Bu tür tavırlar da beni rahatsız ediyor işte.

Kemal Öztürk ne dedi? Neden tartışılıyor?

Hazır rahatsızlıklarımdan bahsetmeye başlamışken daha güncel bir başka konuyu da ele almalıyım.

Geçmişinde başbakan basın danışmanlığı ile Anadolu Ajansı genel müdürlüğü de bulunan gazeteci Kemal Öztürk’ün bir cümlesi geçen haftanın medya gündemini fazlasıyla meşgul etti. Yazıya oturduğumda, bir televizyon programında sarf edilmiş sözlerini sizlerle tam paylaşabilmek için araştırırken, üzerine yazılmış haber ve yorumların bir cilt boyutuna ulaştığını fark ettim.

Dediği şu: 

“Bugün çok bağımsız ve özgür gazetecilik yaptığını söyleyen arkadaşlarımız ben istemeden ertesi günün gazete manşetini bana gönderiyordu, ‘Uygun mudur?’ diye soruyordu ve öyle yayınlıyordu. Bugün aktifler ve muhalifler. Kötü bir şey yaptım. Bunları saklasaydım keşke ama bu devlet işi. Ben devlet adına orada çalışan birisiyim. İsimleri verip ifşa etmeyi doğru bulmuyorum.”

Sözünü ettiği dönem kendisinin başbakan basın danışmanı görevinde bulunduğu dönem.

Kendisi istemediği halde bazı gazete yöneticileri, ertesi günün manşetini, önceden başbakanın basın danışmanına göndererek “Uygun” olup olmadığının teyidini almak istiyorlarmış…

Çok gürültü koptu, çok.

Neden?

Doğrusu anlamış değilim.

Ülkemiz siyasileri fazla alıngandırlar. Yeni değil, eskiden beri durum böyledir. Bir de kolay hiddetlenir ve hiddetlendiklerinde de gözleri kimseyi görmez. 

Turgut Özal siyaset sahnesine çıkana kadar gazete patronları tahsisli kağıt uygulamasından yararlanır, piyasada bayağı pahalı olan gazete kağıdını devlet kendilerine ucuza verdiği için, bundan ayrıca kar elde etmeye çalışırlardı.

Ucuza verilen tahsisli kağıdın bir bölümünü fazla sayıda bastıklarını gösterip az basarak ve tasarruf ettikleri kağıdı piyasaya normal fiyattan satarak… [Tiraj raporlarının dandik olması geleneğimiz bu tarihi arka planla ilgilidir.]

Böyle olunca da yayınlarının devletluları hiddetlendirmesini istemezlerdi.

Manşetleri “Uygun mudur?” diye önceden göndermek de o dönemlerin işidir.

Özal tahsisli kağıt uygulamasına son verip gazete kağıdının piyasa fiyatından satılmasını sağlayınca gazete patronları-siyasetçi ilişkisinin tarzı değişti doğal olarak ve kavgalar başladı. İş, gazete manşetinden Özal’ı tehdide kadar vardırıldı.

Çareyi siyasetçi ile iyi geçinecek kişileri gazetelerin başına getirmekte buldu medya patronları…

Manşetin rahatsızlık vereceğini düşünmeleri gerekmedi böylece…

Kemal Öztürk’ün çok ses getiren sözlerine verilen tepkileri, bu geçmişi bildiğim ve bugünü de gözlemlediğim için anlamakta zorlandığımdan konuya şimdiye kadar girmedim.

O tür uygulamalar yalnız siyasilere dönük yapılmaz, bazı gazeteciler mülakatlarını onay almak üzere konuştukları kişilere metni önceden göndererek günümüzde de sürdürüyorlar. Birçok kez benimle yapılmış mülakatlar, ben talep etmediğim halde, önceden bana gönderildi, okudum ve “Tamam” dedim.

Anglo-Sakson medyası işi biraz daha ileriye taşımıştır. Haberler ile yazılarda kendilerinden alıntı yapılan kişileri, onları yayına vermeden önce, görevi bu olan birilerine aratıp, “Bu cümleler size ait, değil mi” diye mutlaka sordururlar.

Pek çok kez arada metinler gider gelir.

Gazetecilik sorumlu bir iştir ve kimse ertesi gün yüzünü morartacak bir büyük yanlışlığa meydan vermek istemez.

“Kimse” diyorum, ama galiba bizde artık o ‘kimseler’ pek kalmadı.

Lafı uzatmayayım: Tartışmamız gereken Rabia Naz gibi olayları ancak gecikerek gündemimize alıyoruz, buna karşılık öylesine söylenmiş sözlerin peşine düşüp çenelerimizi -ve tabii kalemlerimizi de- yoruyoruz.