• 13.09.2020 00:00
  • (567)

 Bugün 12 Eylül. Kitaplarda yazdığı ve örneklerine hem bizim coğrafyamızda hem de Latin Amerika’da bolca rastlandığı türden ‘askeri müdahale’ örneklerine en uygun darbenin tarihi. 

Neredeyse ‘ideal’ denilebilecek bir askeri müdahalenin…

Darbeciler açısından öyle elbette.

Üzerinden tam 40 yıl geçmiş.

Yaşım müsait, ilki 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleşmiş askeri müdahalelerin hepsini gördüm, geçirdim.

Hepsinin temel özelliği, tarihimizin bir dönemini iyi yansıtan “Söyletmen, vurun”anlayışını hortlatmalarıdır.

Askeri darbeler sonrasında insanlar kendilerinin suçlu olmadığını, yanlış işler yapmadıklarını ispatla mükellef tutulmuşlardır.

Bunu başaramayanı ‘düşman’ bellemiş, bir ‘düşmana’ ne yapılması gerekirse onu yapmayı uygun görmüştür darbeciler…

‘liler yargılanıyor.. 12 Eylül sonrası..

O yüzden, vaktiyle ülkeyi yönetmiş kadroları yargılamış, partilerini kapatmış, liderlerini uzun yıllar hapiste tutmuş, sıradan insanlardan eline düşürdüklerine ise en gayr-ı insani muameleleri reva görebilmiştir.

Diyarbakır cezaevindeki uygulamalardan PKK çıkmış, ‘bir sağdan-bir soldan’prensibiyle idam sehpaları kurulabilmiş, yaşı küçükleri bile idam edebilmek için ‘kemik yapısı raporu’ devreye sokulabilmiştir.

27 Mayıs darbecileri “Babıali’den geçeceğiz” sloganı eşliğinde kendilerine muti bir basın düzenini amaçlamış, onların hayal ettiğini 12 Eylülcüler hayata geçirmeyi başarmışlardır. 

Darbeciler ve darbeci kalemler

Darbeleri, askeri müdahaleleri meydana geldikleri günün eseri olarak görmemek gerek.

Müdahalelere gerekçe sağlamak da darbe planlayanların hesapları içindedir ve sonrasını nasıl planladılarsa darbeye zemin hazırlayan olayların kapısını da yine onlar açmıştır. 40 yıl önceki darbeyi planlayan kadrodan bir generalin ifadesiyle, halkın yeterince ikna olabilmesi için kanlı olayların devam etmesi gerekmiş, bunun için de darbe tarihi bir yıl ertelenmiştir.

Basında pek çok kalem yazılarıyla o beklentiyi köpürtmüş, darbe gerçekleşince de darbecilere sütunlarından “Hoşgeldin” diyebilmiştir. 

Aykırı düşünceler yalnız darbeciler tarafından takibata maruz bırakılmamış, basındaki darbeci kalemler de muhalif söylemin gün yüzü görmemesi için keskinleştirdikleri kalemleriyle muhaliflerin üzerine gidebilmiştir.

Türkiye bugün bile darbecilerin ülkeye giydirdikleri deli gömleğini bütünüyle üzerinden atamamış bulunuyor.

Hala insanların farklı görüşlerini kendilerine saklamaları gerekiyor, hala kabul edilir çizgi dışındaki görüşler için cezaevleri yolu gözüküyor ve hala “İdam geri getirilmeli” teklifleri yapılabiliyorsa, bunun temelinde darbe dönemlerinin korku atmosferinin günümüze uzanması vardır.

İnsanların hata yapabileceğine, hata yapıldığında özür dilemenin yetebileceğine, her hatalı görüş sahibinin ille hapse düşmesi gerekmeyeceğine dair çağdaş anlayıştan uzağız ve bunun en önemli sebebi de darbeci zihniyetin dayatmalarıdır.

Günümüzde idamın geri gelmesini isteyenlerin 40 yıl önceki darbenin idam ile yargıladığı siyasi kadronun günümüzdeki temsilcileri olması bu yüzden şaşırtıcı değil.

40 yıl önceki darbe de dahil bütün askeri müdahalelerin kendilerine kafadan ‘düşman’ bellediği inanç sahiplerinin de ‘düşmanlar’ ile çevrelendikleri kabulüyle günümüzde hareket etmelerinin ve bağnazca davranabilmelerinin ardında da yaşadıkları o karanlık dönemlerin etkisi aranabilir.

Pek az kişi, grup, inanış ve görüş sahibi o etkilerin ve intikamcı hislerin dışında kalmayı başarabiliyor. 

“Söyletmen vurun” ile buraya kadar

Bugün 12 Eylül, ülkenin dengelerini temelinden bozmuş bir darbenin 40. yıldönümü. Yaşınız benim gibi bütün darbeleri -veya hiç değilse bir kaçını- hatırlayabilecek olgunlukta ise, etrafınıza bir de bu gözle bakın, bugün bile o darbeleri yapanların amaçladıkları birbirine tahammülsüz bir yapıya sahip olduğumuzu göreceksiniz.

Gerçek budur.

Zaten bu gerçek yüzünden, ağzından veya kaleminden kendisine yakışmayan sözcükler çıkmış, bir-iki kişinin münasebetsizliklerini çok geniş bir toplum kesiminin bütününe maletmiş ve bu ayıplarıyla yüzleşmeleri kendilerine ders olarak yetebilecek insanların illa cezaevlerine düşmesi istenebiliyor bugün.

Ülkenin çok daha değerli alanlarda kullanılabilecek kaynakları yeni cezaevleri inşaatlarına ayrılıyor.

Çıkarılan ve çeşitli adi suçlar mahkumlarının serbest kalmasıyla sonuçlanan af yasasına rağmen en kalabalık mahpusa sahip ülkeler sıralamasında en önlerde bizim ülkemiz yer alıyor.

“Suçu mahkeme tarafından kesinleşene kadar herkes masumdur” hukuk kuralı tam tersine uygulanabiliyor ve o uygulama sebebiyle sonradan suçsuz bulunup salıverilecek insanlar bile tutuklu olarak yargılanabiliyor.

Geçmişin karanlıklarına ait ve orada kalması gereken “Söyletmen, vurun” anlayışı hala zihinlerde geçerli.

Türkiye böyle devam edemez.

Bizler böyle devam edemeyiz.

Edersek ne olur?

Ne olduğunu görüyoruz zaten, fazla söze gerek var mı?

*Bu yazı Fehmi Koru’nun kişisel sayfasından alınmıştır