• 2.01.2020 00:00
  • (545)

  Bugün yazımda üç ayrı başlık altında üç değişik konuyu işledim.

Depremler bize neyi öğretemedi?

İzmir depreminin bilançosu her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor. Depremde hayatını kaybedenlerin sayısı artıyor. Aradan günler geçti, yeraltından hala sesler geliyor. Haberleri izlerken insanlarımızın ve çevrenin afetlere ne kadar hazırlıksız olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz.

Uzmanların “Gelecek” diye her gün uyardığı depremler yine uzmanların ismini vererek belirttikleri noktalarda birbiri ardına gerçekleşiyor. Meydana gelenlerden çıkarılacak en önemli sonuç, büyük kayıplara yol açması beklenen İstanbul depreminin de fazla uzakta olmadığı…

Yarın da olabilir İstanbul depremi, on yıl sonra da…

İstanbul depremi yarın meydana gelirse bugünden yapabileceğimiz fazla bir şey yok. Ancak, planlamayı gecikebileceği üzerine yapıp kolları ciddi biçimde sıvamamız şart. Her günü kazanılan bir süre olarak değerlendirmeli. Deprem vurduğunda zamanı iyi değerlendirdiğimizi, o sayede yüz binleri bulabileceği ilan edilen can kaybını asgaride tutabildiğimizi söyleyebilmeliyiz.

Aslında ne yapılması gerektiği belli. Deprem kuşağında olan tek ülke Türkiye değil. İzmir’deki depremden daha şiddetlisine maruz kaldığı halde insanların burnunun kanamadığı ülkeler var ve onların bunu nasıl sağladığı da biliniyor. 1999 Marmara depremi sonrasında, hem dışarıdan öğrenilen örnek tedbirler hem de yerli uzmanların teklifleri, herkese neler yapılması gerektiğini belletti.

Bilinçlendik, ne yapmamız gerektiğini biliyoruz, fakat yapmayı beceremiyoruz.

İzmir örneği ortada.

En büyük şanssızlığımız, depreme karşı her türlü tedbirin alınması bilincine kavuştuğumuz şu sırada ülkemizin tarihinin en ciddi ekonomik sıkıntılarından birini yaşadığı gerçeğidir. Devletin bu alana ayırabileceği imkanları yok denecek kadar az. Bu amaçla toplanan vergilerin bile başka alanlara harcandığı söyleniyor.

Görev vatandaşa düşüyor.

Sivil toplumun devreye girmesi, tedbirler istikametinde ortak çalışmalar ve işbirliklerinin gerçekleştirilmesi neden mümkün olmasın?

Her yıl bölge sakinlerinden emlak vergisi toplayan belediyeler de, özellikle depreme maruz kalması mukadder bölgelerde, bütün dikkatini bu alana verse iyi olur.

Depremi ne kadar şiddetli olursa olsun insanlarının burnu kanamadan atlattığı ülkeler arasına biz de girmeliyiz.

****

Burhan Kuzu’yu koronaya kaybettik

Prof. Burhan Kuzu koronaya yakalanmış. Vefat edince öğrendik.

Hukukçu kimliğine siyaset adamı özelliğini de eklemişti Prof. Kuzu. Son seçim öncesine kadar 2002 yılından bu yana milletvekili olarak Meclis’teydi ve önemli görevler üstlenmişti. Şimdilerde sıkı biçimde eleştirilen ‘cumhurbaşkanı hükümet sistemi’ni en samimi savunanlardandı. 

Vefatı ‘korona’ ve ‘salgın’ konusuna daha ciddi yaklaşılması üzerinde düşünmeye sevk etmeli.

Koronaya yakalanmanın zor olmadığı belli. Özellikle toplumdaki konumları başkalarıyla bir araya gelmeyi gerektiren insanlar kolayca hastalanabiliyor. İstanbul belediye başkanı Ekrem İmamoğlu, içişleri bakanı Süleyman Soylu, Cumhurbaşkanı başdanışmanı ve sözcüsü İbrahim Kalın korona tedavisi görenlerden ismi ilk akla gelenler…

Burhan Kuzu herhalde ülkenin bir vatandaşına verebileceği en iyi sağlık hizmetinden yararlandırılmıştır. Milletvekilleri -yalnız kendileri değil aile fertleri de- en geniş sağlık sigortası kapsamında oldukları için en iyi hastanelerde işin uzmanı doktorların ilgisinden yararlanırlar.

Öyle olduğu halde ölüm kaçınılmaz olabiliyor.

Tedbirlere uymaktan başka yapılabilecek anlamlı bir şey yok.

Sorun da burada düğümleniyor. Pek çok insan salgını hafife alıyor. Tedbir hak getire. İngiltere en kalabalık birlikteliği altı sayısı ile sınırladı; evlerde bile altıdan fazla insanın bir araya gelmesi yasak orada. “Yılbaşında geniş aile fertlerimle buluşacağız, sayımız altıyı aşabilecek” diyen ünlü birine lafını yedirdi İngiliz kamuoyu.

Bizde ise…

Aklımızı başımıza toplamalıyız.

Hayattayken önceleri üniversite amfisinde, sonraları Meclis’te ve televizyon ekranlarında ders verirdi Burhan Kuzu, vefatı da sağlığımızla ilgili uyanışa vesile olmalı.

****

Trump mı, Biden mi, yarın belli olacak

ABD’de yarın hayati seçimler var. Yalnız başkan seçmeyecek, Temsilciler Meclisi ve Senato üyelerinden bazılarını da belirleyecek Amerikan seçmenleri. 

Donald Trump ile rakibi Joe Biden akla kara gibi birbirinden farklı kişilikler. Trump’ın yeniden seçildiği ABD -hatta dünya- ile Biden’in başkan olduğu ABD -ve tabii dünya- birbirinden çok farklı olacak.

Üzücü olan Amerikan seçmenlerinin önemli bir bölümünün ve dünyada da bazı ülkeler yöneticilerinin Beyaz Saray’da Trump’ın oturduğu bir Amerika’yı tercih edebilmeleri…

‘Filistin davası’nın anlamsızlaşmasını sağlayan kişi olmasına rağmen Arap ülkelerinde bile Trump’ın kazanmasını arzulayan liderler var.

Kamuoyu yoklamaları Biden’i bayağı önde gösteriyor, ama pek çok gözlemci konuya ihtiyatlı yaklaşma ihtiyacı hissediyor. ABD’de başkanlar halk oyuyla seçilmiyor; seçmenler her eyaletin nüfusuna göre sayısı belirlenmiş ikinci seçmenler için oy kullanıyorlar. İkinci seçmen sayısı fazla olan partinin adayı, genel oyu rakibinden az bile olsa, seçimi kazanmış sayılıyor.

2000 yılında George W. Bush rakibi Al Gore’dan daha az oy aldı ve seçildi. 2016 seçiminde de Trump’ın oyu rakibi Hillary Clinton’dan azdı, ama dört yıldır o başkan.

Yine öyle bir tablo ortaya çıkabilir ve iş, 2000 yılında olduğu gibi, Trump’ın atadığı üç üye ile dengesi değişmiş Anayasa Mahkemesi (Supreme Court) tarafından ele alınıp kararlaştırılabilir endişesi var.

Seçimi rakibi Biden kazanmış olsa bile, aradaki oy farkı fazla değilse, Trump’ın, bir taraftan mahkemeler eliyle diğer taraftan da destekçilerini sokağa dökerek, durumu içinden çıkılmaz hale getirebileceğini düşünenler az değil.

Trump yanlısı silahlı gruplar da var, Trump karşıtları içinden o grupları görüp silahlı örgütler oluşturanlar da çıktı.

Biraz korona biraz siyasi gerginlik Amerikalıları oylarını erken kullanmaya sevk etti. Seçmenlerin yarıdan fazlası erken sandıklara koşarak veya posta yoluyla oylarını kullandı. 

Yarın ve sonrasında bakalım neler yaşanacak?