• 2.03.2015 00:00
  • (2418)

 Birkaç yıldan beri Tayyip Erdoğan’ın ciddi bir “kutuplaştırma” rolü üstlendiğini gözlemliyor ve yazıyoruz. Elhak, bunu yapıyor: her gün takacak yeni bir konu buluyor, suçlayacak birini buluyor ve sesini dalgalandırarak hakaretlerini sıralıyor. Gerilim dozunun düşmesine hiç tahammülü yok. Kendi yanında olduğunu bildiği yüzde elliyi öbürlerine saldırmaktan zorlukla alıkoyduğuna dair beyanatı bu siyasetinin en açık –ve tabii en vahim– dışavurumuydu.

Ne var ki, Tayyip Erdoğan’ın hışmı yalnız “kendinden saymadığı” öteki yüzde 50’yle sınırlı değil. Şimdiye kadar aynı hareket, aynı parti içinde olduğu –“beraber yürüdüğü”– herhangi biri de, herhangi bir anda, Tayyip Erdoğan’ın öfkesinin hedefi haline gelebilir.

Örneğin bugünlerde yumruk antrenmanı için kullandığı kum torbası Merkez Bankası olmuş gibi görünüyor. Erdoğan’ın “yüksek” bulduğu faizle bir sorunu var. Olabilir. Haklı da olabilir. Ama faizi Erdoğan’ın istediği yerlere indirmeyen Merkez Bankası Başkanı’nın da bir düşüncesi vardır sanırım. O da haklı olabilir. Bir sorun karşısında biri “şöyle yapalım”, öbürü de “böyle yapalım” diyorsa, bunlardan birisinin “hain” olması gerekmez. Ama Tayyip Erdoğan işin dozunu buraya tırmandırdı. “Bize bağımlı değilsin, anladık; peki kime bağımlısın?” deyiverdi. Bu soru neler ima ediyor? Başkan birilerinin, muhtemelen “yabancı güçler”in adamı mı oluyor? Ajan mı oluyor, ne oluyor?

Ama Tayyip Erdoğan bu konuda bununla da yetinemedi ve “vatanı satma” basamağına da tırmandı. Muhalefet “Süleyman- Şah Türbesi” ve “vatan toprağı” teranesiyle hücuma geçmiş durumda ya (bu, dün yazdığım gibi, bir başka saçmalık ve çirkinlik), “Hayır,” diyor Erdoğan, “asıl vatan satmak, faizi indirmemektir!

Araya Merkez Bankası’nın önceki Başkanı girip iki cümle söyleyince onu da haşlıyor: “Biz senin boyunu bosunu biliriz; ben olmasaydım…” üslûbuyla. Zaten hep bu üslûpla.

Şu anda orada Başkan olan kimseyi tayin eden hükümetin Başbakanı Tayyip Erdoğan’dı. Beceriksizliğini bildiğini iddia ettiği bir önceki Başkan da aynı. Ayrıca, bu alanla, yani ekonomiyle çok daha yakından ilgilenen Bakan da var, hükümette. Şu anda bir yeni Başbakan var. Ama onlar değil, Tayyip Erdoğan konuşuyor: “Kime bağımlısın? Asıl buna ‘vatan satmak’ denir” vb.

O halde, hangi makama kimi tayin ettiğini bilmiyorsun, demek gerek.

Ama zaten bunu, bu Merkez Bankası konularına gelmeden, ünlü “paralel yapı” için söylemek gerekmiyor mu? Bir zamanın en sağlam, en güvenilir müttefiki değil miydi o “paralel yapı”? “Ben kefilim” demiyor muydu Tayyip Erdoğan? Bir tarihte, bir konjonktürde “kefil” olduğu insanlar hakkında daha sonra neler dedi, akıl alacak gibi değil.

En hafifinden, bir işe onun ehlini bulup tayin edemeyen, kime “kefil” olacağını bilemeyen bir “siyasî önder” ile karşı karşıyayız.

Derken şimdi Abdullah Gül çıktı. Abdullah Gül, belli ki, şu konuşulduğu şekliyle bir “Başkanlık” girdabına gitmemizden endişe ediyor. Dolayısıyla geçenlerde “Türk tipi başkanlık iyi olmaz” mealinde bir söz söyledi. Cevap, fazla gecikmeden, dün geldi: “Bal gibi olur.

Bildiğim kadar Abdullah Gül fazla ayrıntıya girmeden, bir iki cümlelik bir uyarıda bulunmuştu. Ama o kısa demeçte de, bunu keyfî (“Türk tipi”) bir sultaya dönüşme tehlikesine karşı bir uyarı var. Cevabı da, bence, “bal gibi olur” değil. Çocuk bahçesinde koşmaca falan oynayan çocuklar böyle kavgalara tutuşur, “Bal gibi olur”, “Buz gibi olur” türünden lakırdılarla ve daha dişe dokunur bir şey söylemeden saatlerce çekişebilirler.

Bal gibi olur” üslûbu… Tayyip Erdoğan bu üslûbu yerleştirmeyi büyük ölçüde başardı. “Neden- niçin- nasıl?” gibi, bir konuyu kendi nedensel ilişkileri içinde ele almak, tartışmak, uygun bir yöntemle kanıtlamak gibi alışkanlıklardan arındık, kurtulduk.

Bu verdiğim örnekler Erdoğan’ın kendi yüzde 50’sini henüz üstüne saldırtmadığı, “dini bizim dinimizden olmayan” falan birileriyle ilgili değil.

Böyle bir üslûp “normal” midir?