• 11.09.2012 00:00
  • (4434)

 Şehir devletlerin birleşerek günümüz İtalya’sını oluşturduğu, 19. yüzyıldaki Risorgimento döneminin Sicilya’sında geçen Il Gattopardo (Leopar) romanında geçen bir cümle vardır; “Her şeyin aynı kalmasını istiyorsak, her şeyi biraz değiştirmeliyiz”...


Türkiye’nin son 10 yılının siyasi özeti de bu.

Kaderin cilvesi; Almanya’nın en Kuzeyinde bir yerde, BBC World’un Asil Nadir ile ilgili yaptığı haberi dinliyorum. Kısa bir belgesel sayılabilir aslında bu haber.

Seyredenin yerine düşünmüyor. Verdiği bilgilerle, düşünme kısmını izleyiciye bırakıyor.

İlk kez, dedikodular dışında ciddi bir haber Asil Nadir ile ilgili.

1980’lerdeki çılgın yükselişinin ardından, hesapsız kitapsız işleri yapmanın zamanı geçtiğinde, 1990’ların sonunda, Asil Nadir de tedavülden kalktı.

Ne yazık ki, Asil Nadir hakkında bir haber/belgeseli ancak BBC’den izleyebiliyorum.

Afyon’da 25 kişinin, yani hep yazıldığı şekliyle, “25 askerin” havaya uçtuğu gün, Ege kıyılarında da 60’a yakın kişi, yani hep yazıldığı şekliyle, “58 kaçak” veya “58 göçmen” boğuldu. Dünya basınında, televizyonunda, Almanya’da yerel basında bile, 58 göçmenin ölümü birinci veya ikinci haberdi. Afyon’da yaşamını kaybedenlerden bahseden olmadı.

Bakan Veysel Eroğlu’nun yorumu son derece doğruydu; “Böyle şeyler, Pakistan’da Afganistan’da da oluyor”.

O gün, Pakistanlı arkadaşım Şahbaz, Bakan Eroğlu’nun sözlerini daha duymadan ben, ülkesinde şiddetin sıradanlaşmasını şu sözlerle anlatmıştı; “Pakistan’da artık 10-20 kişi ölünce kimse dönüp bakmıyor bile haberlere. Ölü sayısı, 50-60, 100 öyle bir şeyse ancak bir an bir kulak kabartıyor insanlar; sonra gene yaşamlarına devam ediyor.”

Türkiye’nin “güncel gelişmeleri” de böyle bir şey oldu zaten.

Eroğlu’nun açıklamasının bütünü, daha doğrusu son yıllar, özellikle de son aylarda AKP’li hükümet üyelerinin çeşitli açıklamalarından kulakları tırmalayarak fırlayan, insanı, insan hayatını önemsemeyen, hatta hakir gören sözlerinden her biri, demokratik bir ülkede siyasi deprem yaratmaya yeterdi.

Gaflar olarak gülüp geçtiğimiz bu sözleri, unutuyoruz. İzmir’de serseri mayın gibi, parkta oynayanUmut Ceylan’ı öldüren kurşunu, dün ilk kez okula gitmiş olacak bu çocuğu unutuyoruz.

2007’deki muhtıra döneminde, cesurca AKP’nin siyasi haklarını savunurken, “makbul vatandaş” olanların, şimdi gazeteci, düşünür olarak görevlerini yapıp eleştiriler sunmaları, “PKK’lı” diye damgalanmalarına neden oluyor.

Hepimizin farkında olduğu gerçekleri bir kez daha yazmaya gerek yok; Türkiye, bir Güneş tutulması dönemine girdi. Güneş’le arasında, gerçekleri karartan, çarpıtan yeni “iyi saatte olsunlar” var. Ki, bu kez artık, gerçek “bir numarayı” tanıyoruz; güce tapınanların vahşi, hunhar hırsları.

Bir nevi Deli İbrahim dönemine girdik; Türkiye’de artık gerçekleri Türkiye’nin kendisine bakarak, siyasetteki laf dalaşlarını takip ederek kavramak mümkün değil.

Başbakan Erdoğan’ın geçen haftaki “genişletilmiş grup toplantısında”, Gaziantep’te ölen Almina bebekten bahsederken, birkaç kez “temiz kan”, “kirli kan”dan bahsetmesi... Hükümet üyelerinin sürekli, her fırsatta ağlaması... Bunlar, aslında “duygu yoksunluklarının” göstergesi.


Bir müsamere izliyoruz.

Bazılarınca, bir dağ başına kurulu, yapma çiçeklerle süslü bir masadan seyredilen beşinci sınıf bir müsamere bu. Masadaki çiçekler kadar yapay, hayattan, estetikten uzak, soğuk ve kandırmaya yönelik.


Ben perdeyi yırtmak ve artık perde arkasına bakmak istiyorum.


Ancak, Türkiye’de medya, bunu bir sürü sebepten yapamıyor.

Türkiye’yi artık Türkiye’ye bakarak anlayabileceğimizi düşünmüyorum.

Türkiye içindeki “mevsim normallerindeki”, alışık olduğumuz sisli hava ve kavgaların kaldırdığı toz bulutu, bugünkü iktidar savaşlarını bir süre daha taşıyacak verimli zehirli ortamı, yani güneşin balçıkla sıvandığı bir “dünyayı” bir süre daha korumaya yardımcı olur.

Bir kış daha gerginlikle, bir bahar ve yaz daha çatışmayla geçer.

Sonra belki bir mevsimsel kısırdöngü daha...

Sonra belki birkaç tane daha?

Bazı anne babaların, gözbebekleri, kızları oğulları bir kış daha ölüme hazırlanır. Bir bahar ve kış daha ölürler.

Sonra belki bir mevsimsel kısırdöngü boyunca daha...

Sonra belki birkaç kış, bahar, yaz daha, yeni kızlar, yeni oğullar daha?

Ben, bu döngüyü kapatıyorum; kendi çapımda, “dur” diyorum. Artık, Türkiye’yi yazmayacağım. Çünkü artık, gerçekten farklı bir şeyler yapmak lazım. Sürekli, Türkiye’den ve Türkiye’de olan bitenden veya dünyadaki gelişmelerin sadece Türkiye’yi ilgilendiren kısmından bahsederek Türkiye kamuoyu olarak bir bataklığa sürükleniyoruz.