• 19.05.2014 00:00
  • (2490)

 Facia, 301 madencinin korkunç bir şekilde ölmesiyle “kapandı”. 301 ailenin ocağına ateş düştü. Ama hayat devam ediyor sonuçta, dursun isteseniz de... Ve bazıları için hayat, siyasi hesaplarından, siyasete dair hedef, plan ve senaryolarından ibaret. Bu, yaşadığımız katliamın kendisi kadar korkunç aslında.

Bunu en çarpıcı hâliyle Başbakan Erdoğan’ın Soma’da yaptığı “bunlar olağan şeyler” açıklamasında gördük. Öyle ya, 1882 yılında İngiltere’de, 1907 yılında ABD’de bile çok sayıda maden işçisinin hayatını kaybettiği kazalar olmuştu. “Fıtrat” ve “kader” meselesi, “olağan”... Bu açıklamayla birlikte her şey ânında normale dönmeyince, üstüne de “yuh” sesleri, “istifa” sloganları, adamın tepesi attı ve hıncını bir vatandaştan çıkardı. Gerçi Hüseyin Çelik “iddia” dedi, dolayısıyla yediği tokada (yoksa yumruk muydu?) rağmen basına davacı olmayacağını söyleyen vatandaş da bir anda “yalancı” oldu, sosyal medyada dolaşan görüntüler de “montaj”... Bu “dengesini kaybetme” durumunu bir de Yusuf Yerkel adıyla hatırlayacağız. Acar, atakan ve “ustasının” izinde bir tekmeci, ucuz Kasımpaşalı özentisi.

Olayın “devlet maddi-manevi her desteği verecek, daha ne” yaklaşımıyla yatıştırılacak gibi olmadığı anlaşılınca, olay ve katil firma hakkında soruşturma açıldı ve “hatası, kusuru olanın gözünün yaşına bakmayacağız” dendi. Oysa ilk açıklamalar “her şey mevzuata uygun” şeklindeydi ve “kader” deyip geçmek gerekiyordu. Oluyordu böyle “kötü” sürprizler ve önemli olan her şeyin planlandığı şekilde devam etmesiydi. Bu uğurda o patron mu feda edilmeyecek? Firmanın ve patronun (Alp Gürkan) iktidar partisine hizmette sınır tanımadığı söyleniyordu, ama işte, “kader”, 301 kişi ölmüştü ve bu tip durumlarda parçayı bütüne feda etmek işin “fıtratı” gereğiydi. (Başbakan’ın danışman ordusunda LeninStalin okumuş birileri var herhalde? “Kriz” yönetirken yeni taktik hamleler geliştirmekte işe yarıyor.)

Fıtratkader” filan olayın kaza değil bir toplu katliam olduğu gerçeğini karartmaya yetmemişti. Orası bir özel işletmeydi, ama mülkiyeti kamuya ait olan bir madenin işletme yetkisini o firmaya veren de devlet idi. İşletmenin mevzuata uygun çalışıp çalışmadığını denetlemekle yükümlü olan da. Denetlemek ne demekti peki? Patronun iktidara yakınlığı uzaklığı mı, işe adam alırken AKP’den referanslı olup olmadığı mı, seçim kampanyalarında parti örgütlerine bedava kömür verip vermediği mi, “havuz”a ne kadar atıp atmadığı mı; yoksa çalıştırdığı işçilerin sağlık ve güvenliği ile ilgili yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği mi? Sahi, faciadan kısa süre önce o ocağı denetleyen görevliler kimlerdi? Neye bakıp “her şey gayet mükemmel” raporu vermişlerdi? “Her şey mükemmel” derken firma tarafından iyi ağırlandıklarını mı kastetmişlerdi yoksa?

Olay neresinden bakılsa facia, katliam olunca ve Türkiye de “eski Türkiye” olmayınca, üstüne de 301 insanın ölümünün dahi önünü kesmemesi gerektiğini düşündüğünüz “büyük” hesaplarınız varsa, o zaman, sorumluluk, vicdan ve ahlaki değerler gereği değilse bile “maksat plan zarar görmesin” diyerek bazı bakanların istifaları da gündeme gelebilir. Nitekim bazı “görevli” yazarlar işareti almış olmalılar ki Faruk Çelik’in (ki kendisi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı) adını, sorumluluğunu zikreden yazılar yazdılar.

Soma’da işveren beslemesi Maden-İş adlı bir de sendika var. Çok konuşmamakla, saklanmakla “görünmez” olduklarını sanıyorlar. Firmanın gözünü kâr hırsı bürümüş, vahşi; iktidar seçimlere ayarlı, kendini kaybetmiş, sorumsuz. Peki, bu sendika ne iş yapıyor orada?

Evet, hayat devam ediyor. Bazen içinizde bir bulantı hissi uyandırarak...

[email protected]

Twitter: @CaferSolgun