• 15.04.2021 10:08
  • (204)

Bazen kendimi karanlıkta göz kırpan biri gibi hissediyorum; her gün yazdığım ve yazdıklarım devamlı okurlar tarafından yorumlanmaya, başka siteler de yazdıklarımı iktibas edilmeye değer gördükleri halde böyle bu…

Yazar olarak ben ve yazılarımı yorum yapmaya değer bulanlarla birlikte bu site, üye olmadan girilemeyen bir kulüp gibi. Kulübümüzün hak etmeyenler tarafından keşfedilmesini, başkalarınca rahatsız edilmeyi sanki istemiyoruz. 

Son baktığımda Twitter’da 340 binin üzerinde takipçim vardı; ama ben o mecrayı kırk yılda bir bile yeni okurlar çekmek amacıyla yazdıklarımı duyurmada kullanmıyorum. Okurlar da her gün buraya uğradıklarının bilinmesini istemiyor tavrındalar.

Ne yalan söyleyeyim, bu durum özellikle hoşuma gidiyor.

Kuyuya her gün bir taş atıyorum, taşın suya değdiği sesi işitiyorum; o taşların bir gün suya da baskın geleceği umudu beni ertesi gün yeniden yazı masasına oturmaya zorluyor.

Özgürlük gibisi var mı?

İnanması zor olduğu için konuyu buraya taşımaktan çekiniyorum; ancak içeride tutulmalarının yanlış olduğunu ara sıra tekrarladığım isimler hiç mübalağasız her gün zihnimi tırmalıyor. Bir bölümü yazıları ve kitaplarını okumaktan zevk aldığım, bir bölümünün de okurum olduğunu bildiğim isimler bunlar.

Ahmet Altan 4 yıl 6 ay ve 21 gün cezaevindeydi.

Osman Kavala cezaevine düşeli 1261 gün olmuş.

Dostum Alaeddin Kaya’nın cezaevi günlerinin sayısını tutan yok, galiba onun davasını doğru dürüst takip edip çıkması için çaba gösteren de yok.

Sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) hakkında verdiği kararın etkisi görüldü ve Yargıtay Ahmet Altan için verilmiş hapis cezası kararlarını bozdu.

Daha önce de benzer bir durum yaşandığı için endişem var, fakat özgürlüğüne kavuşmasının bu defa kalıcıya dönüşmesini ummak istiyorum.

Hep yazdığım üzere, artık farklı değerlerin etkinleştiği değişmekte olan bir dünya var ve bu dünyada ayakta kalmanın yolu öncelikle değişimi anlamaktan sonra da ona uygun davranmaktan geçiyor. 

Ahmet Altan ve ötekilerin cezaevinde tutulmasının mümkün olduğu bir dünyada yaşamıyoruz artık.

Osman Kavala’nın ve ‘darbe’ sözcüğünü duyduklarında içleri nefretle dolan, kendilerinin ‘darbe’ sözcüğü ile ilintilenmesini kabullenmeleri mümkün olmayan başka cezaevi sakinlerinin de, yapılan yanlışlık anlaşılarak, serbest kalacaklarını da ummak istiyorum. Bekliyorum.

Siyasiler kontenjanından cezaevinde bulunan Selahattin Demirtaş ve Ömer Faruk Gergerlioğlu gibilerin de….

Dünya değişiyor, biz de değişmek zorundayız

Türkiye’ye yakışan bir tablo değil şu anda içinde yaşamaya zorunlu tutulduğumuz… Bizim yanında durmayı ve kendileriyle birlikte değerlendirilmemizi uygun göreceğimiz insanlar ve ülkelerle -şimdilerde olduğu gibi- aramızda kilometreler bulunması gerekmiyor.   

Hakkımızda iyi düşünmeyen, ayağımızı kaydırmak, zora sokmak isteyen, duvara çarpmamız için elinden geleni yapan, ekonomik sıkıntılara sürüklendiğimizde veya terör azdığında -azdırıldığında- bayram edenler olabilir; ancak onların hesaplarını boşa çıkarmayan, ocak yakmak için çıkartılmış ateşe odun taşıyan da bizleriz.

Siyasilerimiz -sağcısı, solcusu, iktidarı, muhalifi- kolayca doğru yoldan şaşabiliyor. Onlar yüzünden tarihimizin hiçbir döneminde olmadığı kadar ortasından yarılmış bir görüntü veriyoruz. Kişisel/kurumsal/örgütsel/partisel yararı bunda görmeye meyyaliz. 

Değişen dünyaya ayak uydurma yolunda adımlar atılmaya dışarıdan başlandı. Bu da bir şey. İçeride yaşanan sıkıntıların temelinde dışarıya dönük maceralar da var. Dışarıda ‘düşman’ varlığı içeride de ‘düşman’ algısının yaratılmasına yarıyor. İçeride farklı olanları kazanılması gereken ‘potansiyel dost’ görmek yerine yok edilmesi gereken birer ‘düşman’ olarak görmek biraz da dışarıdaki ‘düşman’ algısından kaynaklanıyor.

Kendimize benzeyen insanlardan müteşekkil bir dünya hayalinin peşinden gitmenin anlamsızlığını ne zaman idrak edersek yolun yarısını kat etmiş olacağız. Bir virüsün ardından meydana gelen zorunlu alt üst oluşlar, bizlere -herkese, bütün dünyaya- insanoğlunun farklılıklarına rağmen aynı kaderi paylaştığını öğretmiş olmalı.

İki Ramazan’dır camilerde teravih namazları kılınamıyor bizde.

Dünyanın başka yerlerinde de, Hıristiyanlar, Museviler, Budistler ve diğer inanış sahipleri, önemli günlerinde ibadethanelerinden uzak tutuluyorlar; ‘Kovid-19’ tehdidi yüzünden…

Bunun bir anlamı yok mu?

Ortak bir kaderi paylaştığımız gibi bir anlamı?

Hepimizin aynı gemide seyahat ettiğimiz anlamı? 

Zorunlu olarak evlere kapanarak geçirdiğimiz şu günler özgürlüğün değerini düşündürmüyorsa yazık bizlere…

Kuyuya atılan son taş

Herhangi bir yanlış sebeple -hatta gerçekle örtüştüğüne kendimizi inandırarak- bir insanı özgürlüğünden bir gün bile mahrum bırakmanın muhasebesi, en iyi, günümüzde yapılabilir.

Ne zaman elime fırsat geçse, yazarak veya konuşarak, bütün bireyleri benim gibi düşünen, benim gibi yaşayan insanlardan oluşan bir çevrede/ülkede/dünyada yaşamak istemeyeceğim görüşünü paylaşmışımdır.

Çevresini dar tutanlara aykırı bakmışımdır.

Siyasetin ‘bizimkiler’ ve ‘başkaları’ ekseninde yürütülmesini ise hiç anlamamışımdır.

Ne yapılacaksa, aradaki bütün aykırılıklara rağmen, birlikte yapılacak.

Ahmet Altan hapiste diye Washington Post’ta çıkan ilan.. Cezaevide gazeteci-yazar bulunduran ülkelerin yarısı İslam Dünyası’ndan..

Ahmet Altan hayatının 4 yıl 6 ay ve 21 gününü cezaevinde değil de kendi evinde geçirseydi kime ne zararı olabilirdi? Onun cezaevinde geçirdiği günlerde, kendisinin cezaevi duvarlarına sığmayan yazar şöhreti -hemen bütün romanları değişik dillere çevrildiği gibi içeride yazdığı son kitabı yalnız yabancı dillerde yayınlandı- ülkemizi dünyaya kötü tanıtmaktan başka bir işe yaramadı.

Herkes bize düşman değil; bizim kendi kendimizi düşürdüğümüz yanlışlıklar, dışarımızda bulunan, hakkımızda iyi düşünmediklerini çıkardıkları seslerden bildiğimiz ve ‘düşman’ bellediğimiz bazı çevreleri de aldıkları tavır yüzünden rahatsız ediyor.

Bundan emin olabiliriz. Hiç değilse ben eminim.

İçimi mi boşaltıyorum? Evet öyle. Bu yazı da kuyuya en son attığım taş yerine geçsin.