• 2.02.2018 00:00
  • (1513)

 Tutuklu Amerikan rahip yüzünden çıkan gerilim İslamcıların ABD’ye bakışını yeniden düşünmeyi gerektiriyor.

Esasında, İslamcıların Amerika hakkındaki görüşleri bütün İslam ülkelerinde benzerlikler gösterir.

1940’ların sonunda Amerika’ya giden Seyyid Kutup bütün İslamcıları etkileyecek bir ülke resmi çizmişti. Kutup’a göre Amerika bir cahiliyeye toplumuydu. Kutup’un Amerika macerası üzerine kitap yazan James Nolan, onun Amerikan toplumunu hayvanlarla kıyasladığını yazmaktadır.

İslamcı popülist söylem Amerika’ya “batıl düzenin” merkez ülkesi olarak tanımladı. Amerika’nın yanında hemen İsrail bulunuyordu. 1979 İran Devrimi’nin lideri Humeyni, Amerika’yı büyük İsrail’i küçük şeytan olarak tanımlamıştır.

Buraya kadar özetlemeye çalıştığım popülist söyleme uygun olarak Türkiye’de de İslamcı hareket ABD’yi küresel bir sorun olarak gördü.

Halbuki İslamcı hareketin ABD ile ilişkileri görünenden daha karmaşıktır.

Türkiye’yi ABD merkezli Batı blokuna perçinleyecek NATO üyeliği gerçekleşirken örneğin Said Nursi bunu teşvik etmiştir. NATO üyeliğini sağlayacak Kore Savaşı’na bir öğrencisini göndermiş ve bu savaşın bir iman-küfür savaşı olduğunu düşünmüştür.

Nursi’ye göre Kore Savaşı gibi örnekler komünizme karşı Hristiyanların hakiki dindarları ile Müslümanların ittifakına bir örnekti.

Burada elbette anahtar kelime komünizmdi. Türkiye İslami hareketinin en merkezi ilkelerinden birisi de anti-komünist olmaktı. Bu karşıtlık öyle bir sosyolojik etki üretti ki Anadolu’du bir kimseye komünist demek putperest demekten daha ağır bir itham halini aldı.

1957 yılında ise açıklanan Eisenhower doktrini ile İslami hareketin Amerika ile olan ilişkileri daha karmaşık bir evreye girer.

Doktrine göre ABD, SSBC’ye karşı dostlarını sadece askeri olarak desteklemeyecekti. Bunun yanından o ülkelerde komünizm karşıtı yaşamın toplumsal olarak yaygınlaşması için destek verecekti.

Nitekim dönemin önemli kuruluşlarından birisi Komünizmle Mücadele Dernekleri idi. Derneğin aktif üyeleri arasında Said Nursi’nin öğrencisi Bekir Berk olduğu gibi Fethullah Gülen’de vardır. Gülen, derneğin Erzurum şubesinin açılması için uğraşı veren kişiler arasındaydı. Bu derneğin etrafında sosyalleşen insanların pek çoğu daha sonra Türkiye’de etkili siyasi ve entelektüel işler yaptılar.

Burada önemli olan şuydu: Türkiye sağı içine İslamcıları da içerecek biçimde, anti-komünizm birincil kimliği ile kendini konsolide ederken Amerika ile girift bir ilişki geliştirmiştir.

Türkiye, Batılı blok içinde ABD ile Komünist Rusya’ya karşı mücadele ediyordu ve bunun etkileri Türk İslami hareketini de etkilemişti. Bu etki özünde İslami hareketin popülist söylemine rağmen Batı yanlısı, piyasa merkezli bir söyleme yakın olmasına yol açmıştır.

Türkiye’nin küresel jeopolitik gelişmelere göre takip ettiği dış politikanın içeride sol yahut sağ hareketleri etkilemesi gayet normaldi. Örneğin, 12 Eylül askeri darbesinden sonra Milli Eğitimi şekillendiren bakan Hasan Sağlam – ki kendisi bir süre darbe rejimini fiilen yöneten Milli Güvenlik Konseyi’nin sekreter yardımcılığına da yapmıştır – emekli olduktan sonra 16 yıl süre İlim Yayma Cemiyeti’nin yöneticiliğini yapmıştır.

Kenan Evren tipi bir rejim ile İlim Yayma Cemiyeti’ni emekli bir general olan Hasan Sağlam örneğinde kesiştiren şey Türkiye’nin dönemin küresel jeopolitik dengelerini yansıtmasından başka bir şey değildi. Nitekim, Kenan Evren rejimi kısa sürede Türkiye Nakşibendiliğinin bürokraside altın çağını yaşamasına yol açacaktı.

Aynı küresel jeopolitik dengelerin başka bir yansıması ise Gülen Cemaatini ilk stratejik hedef olarak Türki Cumhuriyetlere açılmasıydı. Batıyı tehdit olarak görmeyen, küresel sisteme entegre olma yeteneğine sahip ilk kuşağın oluşmasında Gülen Cemaati’nin okullarının etkisini unutmamak gerekiyor.

Buraya kadar olan tartışmalar Türkiye’de İslami hareketin gelişimi ile Amerika arasında girift dinamiklerin rol aldığını söylemeye çalışıyor. Bu “İslami hareketi ABD kurguladı” şeklinde bir komplocu düşünceyi beslemek anlamına gelmiyor. Altını çizmek istediğim nokta şudur: İslami hareket, Türkiye’nin Batılı düzende olmasının türlü politik ve ekonomik nimetleri ile serpilmiştir.

Uluslararası siyasetin doğasına gayet uygun biçimde Türkiye’de taraflar kendilerini uluslararası dinamiklere göre dönüştürmüştür. Burada Türk sağı için yapılan değerlendirmelerin benzeri farklı açılardan Türk solu içinde yapılabilir.

Burada şunun altını çizmeye çalışıyorum: Türk İslami hareketinin tarihsel oluşumu biraz da Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminde ABD merkezli Batılı blok içinde Komünizm karşıtı kampta yer almış olması ile ilgilidir.

Soğuk Savaş sonrası dönemde de içinde başta AKP olmak üzere Türk İslami hareketi ile ABD merkezli Batılı sistem arasında yakın ilişkiler devam etmiştir. Örneğin, AKP hükümeti bu sistemden uzun süre politik ve finans-kapital destek almıştır.

Zaten, Türkiye İslamcıları ile Batı arasında politik ve finans-kapital ilişkiler tadında giderken Türkiye, İsrail ve Suriye arasında arabuluculuk yapmakta yerleşik Batılı düzenin uyumlu bir aktörü olmak yolunda adım adım ilerlemekteydi.

Ancak şimdi İslamcılar, istedikleri gibi bir rejim kurmak imkanına sahiptirler. Böyle bir yönelim ise Türkiye’nin Batı ile kurduğu geleneksel ilişkiyi koparmayı gerektirmektedir.

Batılı finans-kapitali kullanmayı devam ettirecek model ile “ölçülü bir İslamileşme” mümkün olabilir ama Türkiye’deki İslamcıların istediği rejim mümkün değildir. Küresel Batılı sisteme rağmen bir rejim kurmanın politik ve ekonomik maliyetleri akla İran örneğini getirir. Nitekim, Erdoğan’ın son konuşmalarının birinde “ne oldu İran battı mı yani?” demesi önemlidir.

Dolayısıyla Türk-Amerikan ilişkilerinde bize yansıyan pek çok sorun Türkiye’nin aslında temel meselesi olan rejimin yeniden tanımlanmasının uluslararası yansımalarından başka bir şey değildir.