• 25.08.2018 00:00
  • (1616)

 Bir süredir Türkiye ekonomisi üzerine bir tartışma yapılıyor.

Tartışmanın temel konusu şu: Türkiye’de hükümet ekonomik alanda ortodoks yaklaşımları mı benimseyecek yoksa bundan saparak kendine özgü yöntemler mi belirleyecek?

Tartışma o kadar belirleyici ki, hükümet ortodoks yöntemlerden saptığına dair küçük bir işaret verince yabancı yatırımcılar ürküyorlar ve dolar TL karşısında değer kazanmaya başlıyor.

Ortodoks yaklaşımların hükümetçe benimsenmesi yabancı yatırımcılar için Türkiye’ye olumlu ilgilerini sürdürmenin temel şartı haline gelmiş durumda.

Kısaca özetlersek ekonomide ortodoks yaklaşım, piyasa işleyişine siyasi müdahalelerin olmadığı yöntemler anlamına geliyor.

Örneğin buna göre hükümet faiz politikası konusunda Merkez Bankası’na baskı yapmayacak yahut başka yöntemlerle siyasi gücünü ekonomik sonuç üretmek için piyasa mantığına aykırı kullanmayacaktır.

Halbuki, gelinen noktada hükümetin ortodoks bir ekonomi siyaseti izlemesini beklemek gerçekçi değildir.

İlk neden olarak, Türkiye’de ekonomik sorunlar büyümüştür ve hükümet eğer ortodoks bir siyaseti takip ederse bunların politik sonuçları sarsıcı durumlar üretecektir.

Hükümet eğer piyasa mantığına tamamen sadık kalırsa, ekonomik krizin sosyal sonuçları büyük bir politik bunalımı tetikleyebilir ki bunun sonuçlarına katlanmak imkanı yoktur.

Bu negatif yansımalardan kaçınmak için hükümet, ortodoks yaklaşımlardan sık sık ve ciddi biçimde sapmak zorundadır.

İkinci neden de son derece önemli olmakla birlikte gözden kaçırılmaktadır: Türkiye’de son beş yıl içinde ekonomi ciddi biçimde devletleşmiştir.

Bu devletleşme ne Kemalist ne de bildiğimiz sosyalist türden bir devletleşmedir. Farklı olarak İslamcı bir devletleşme ile karşı karşıyayız.

Devletleşmenin sonucunda istihdamdan, büyük projelerin devlet garantisi alımına kadar pek çok alanda devletçi bir anlayışla ile karşı karşıyayız.

Hal böyle olunca hissedilir biçimde devletleşmiş Türk ekonomisinden artık sadece ortodoks yaklaşımlara dayalı bir ekonomi-politik beklemek gerçekçi değildir.

Örneğin devlet artık önü alınmaz biçimde büyüyen bir istihdam aygıtıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, açıkladığı 100 Günlük programda binlerce mahalle bekçisi alınacağını duyurdu.

100 Günlük Programa dikkatle bakınca özünde devletin para harcayarak yapacağı işlerle ekonominin tahrik edilmesi yaklaşımı görülmektedir. Bu devletçilikten başka bir şey değildir.

Yine uzun bir süredir görünüşte özel sektörün yaptığı pek çok büyük projenin garantörü devlettir. Bu büyük projelerin fiiliyatta özünde karmaşık bir devletçiliği barındırdığı çok açıktır.

Nitekim, devlet garantisi ile büyük projeleri alan özel şirketler de işten çıkarmadan çevre konusundaki düzenlemelere uymak konusunda fiilen devletin bir organı gibi davranmaktadırlar.

Bunlardan açık biçimde ekonomik felsefenin devletçi bir hale geldiğini gösteren gelişme, firmaların yeniden yapılandırma denen bir süreçle iflaslarını ve kredi borçlarını hem ertelemesi hem devlete (kamuya) yıkmasıdır.

Bir ‘salgın’ haline gelen bu uygulama, piyasa merkezli yaklaşımın neredeyse bütün ilkelerine ters bir durumdur.

Normalde iflas etmesi gereken pek çok firma “yeniden yapılandırma” denilen bir süreçle ayakta tutulmakta ve bu firmaların beceriksizliklerinin milyarlarca dolara varan faturası devlete yani halka (ve değişik oranlarda bankalara) yüklenmektedir.

Türkiye’de hükümetin artık ortodoks bir ekonomi-politik izlemesini beklemenin gerçekçi olmadığını açıkladıktan sonra şunu sormak gerekiyor: Peki hükümet ne yapmaya çalışıyor?

Görünen hükümetin kendince bir denge takip ederek devletçi ve piyasa merkezli yaklaşımları yatırımcıyı ürkütmemeye çalışarak birbirine karıştırdığı melez bir model geliştirmeye çalıştığıdır.

Bu melez model, söylem ve görüntü olarak ortodoks bir siyaset şeklinde algılanacak ama içinde ciddi devletçilik unsurları içerecektir.

Tabii burada kritik nokta böyle bir stratejinin özellikle yabancı yatırımcı tarafından tatmin edici düzeyde ortodoks ekonomik siyaset olarak algılanıp algılanmayacağıdır.

Bu melez siyasetin bazı yansımalarını ele alalım.

İlk olarak, hükümet ortodoks piyasa araçlarından ortodoks olmayan sonuçlar üretmeye çalışıyor.

Mesela forward yahut SWAP işlemlere sınır koymak böyle bir yöntemdir. Burada hükümet, piyasa içinde ortodoks araçları kullanıyor görüntüsü altında aslında ortodoksiden sapmaktadır.

İkinci olarak hükümet, yatırımcıların (içinde ekonomi uzmanları da olmak üzere) lafa ne kadar önem verdiğini keşfetmiştir ve bunun tadını çıkarmaktadır.

Ekonomi uzmanları örneğin siyaset bilimcilere göre politik aktörlerin laflarına daha çok itibar etmektedirler. O nedenle “yapısal reformlara devam”, “bankalara müdahale asla olmaz” gibi laflar sık tekrar edilmekte ve şaşırtıcı biçimde her seferinde bu tür lafların etkisi ekonomik aktörler üzerinde görülmektedir!

Örneğin Rahip Brunson’un ne zaman serbest kalacağına dair her seferinde daha ileri tarih veren açıklamalar piyasa aktörleri tarafından satın alınmaktadır.

Üçüncü olarak da kazandığı zaman zarfında hükümet, ekonominin içinde devleti sürekli olarak tahkim etmektedir.

Mesela bir yandan bankalara müdahale olmaz denirken öte yandan ekonomik krizin sosyal yansımalarını azaltmak için bankaları fiilen krize sokabilecek biçimde firmaların kredi pozisyonlarını garantiye alacak düzenlemeler gündeme gelmektedir.

Sonuç olarak, Türkiye’de artık ortodoks bir ekonomik yaklaşım beklemek gerçekçi değildir.

Daha önemlisi Türkiye’de İslami bir devletçiliğin doğuşunu gözlemliyoruz ve trend değişmezse bunun orta ve uzun vadede klasik Batılı piyasa merkezli anlayış ile uyumlu olması mümkün değildir.