• 3.02.2018 00:00
  • (2431)

 Türkiye’yi genel olarak siyasetin, kültürün hatta hayatın sağcı kodlarla yorumlandığı bir memleket olarak tanımlamak gerekiyor.

Günlük hayattan halkın dış politik algısına kadar etkisini hissettiren sağcılık, doğal olarak devletin de genel karakterini etkiliyor.

Türkiye Cumhuriyeti de yansıttığı toplumun algısına uygun olarak içkin bir sağcı karaktere sahip. Bu sağcı karakter, devletin neredeyse yüksek hakimlerinden en alt düzeydeki taşra memurlarına kadar her tabakaya sirayet etmiş halde.

Türkiye sağcılığı o kadar aşkın bir hale bürünmüş vaziyette ki kağıt üzerinde 'solcu' olarak bilinen bazı partiler ve siyasi aktörler bile esasen çoğu zaman sağcı tepkiler veriyor.

Şüphesiz bu durum karmaşık nedenlere dayanmaktadır ve ayrıntılı olarak ele alınması gerekir.

Ancak sağcılığın ülkede hakimiyetini açıklamak için iki önemli sosyolojik nedene bakmak bizlere fikir verebilir: Din ve kültür.

Türkiye’de İslam’ın aşırı sağcı bir yorumu hakimdir. Camiden tarikata oradan cemaate bu yorum, İslam’ı günlük hayata bir sağcı program olarak yansıtır.

Bu sağcı yorum, sürekli topluluğa vurgu yaparken bireyi ihmal eder. Protesto eden öğrenci yanlıştır, grev yapan işçi kabul edilmezdir, kocasına itaat etmeyen kadın günahkardır...

Sağcı İslam için anahtar kelimeler uyum, itaat ve düzendir.

Emek, çevre, eleştiri, devleti sorgulamak, kadın erkek eşitliği gibi kavramların sağcı İslam yorumda yeri yoktur.

Sağcı İslam’ın önemli bir yansıması ise devlet ile dinin özdeşliğidir. Nitekim, imam yahut müftü aynı zamanda devlet memurudur. Din adamı hem İslam’ın hem devletin temsilcisidir.

Diğer önemli yansıma ise din ve milletin özdeşliğidir. İslamiyet o nedenle Türkiye’de neredeyse evrensellik iddiasından vazgeçmiş milli bir din biçimindedir. Cami artık o nedenle ancak milli ve resmi bir mekandır.

İkinci nokta kültür konusudur. Artık şunu kabullenmek gerekiyor ki Türkiye’nin bazı sorunlarının kaynağı kültür veya başka türlü ifade edersek kültürün nasıl yorumlandığı ile ilgilidir.

Bir süredir Türkiye’deki sorunları açıklamak için İslam’ın nasıl yorumlandığının üstünde duruldu. Bu yerinde bir yaklaşımdır ama eksiktir çünkü memleketteki sorunların hepsini İslam’ın nasıl yorumlandığına bağlamak imkanı da yoktur.

Gelinen aşamada biraz da kültürü eleştirel olarak ele almak gerekiyor.

Temel sorun şudur: Ülkede şehirli yüksek kültür yapıları yok olmaktadır. Bunun yerine kültürün kasaba yani taşra yorumu hakim kılınmaktadır.

Kültürün yorumunda bu kasabalılaşma, siyasal nezaketten üniversiteye her alanı fakirleştirmekte ve kalitesizleştirmektedir.

Şüphesiz her ülkede şehirler de vardır köyler de, ancak toplumsal açıdan hayati nitelikte olan yüksek kültürü kasabada aramak popülist bir siyasetçi kurnazlığıdır ve sonu hüsrandır.

Türkiye’de sadece politik amaçla sırf “aman bizi destekleyen kalabalık küsmesin” diyerek siyaset, devlet, dış politika hatta İslam kasaba kültürüne teslim edilmektedir.

Ülkenin her kasabası güzeldir ancak siyaseti, devleti ve İslam’ı kasabanın kültür yorumuna göre anlamlandırmak fiilen bir kültürsüzleşmedir ve bu süreç zamanla sığlık ve radikalleşme doğurur.

Türkiye’de şehirli yüksek kültür yapılarının zaafa uğramış olması kasabalılaşmayı doğurmakta ve bu kapalı kültür yorumu sürekli bir sağ bakış açısını sosyolojik normallik olarak topluma sunmaktadır.

Kültür konusunda eleştirel yazı yazmanın doğuracağı muhtemel tepkileri kırmak için burada Türk milliyetçiliğinin baş ideoloğu Ziya Gökalp üzerinden tartışmayı devam ettirmek yerinde olur.

Gökalp temel bir kültür ve uygarlık ayrımı yapar. Buna göre kültür bir topluma aittir uygarlık ise bütün insanlığındır. Gökalp’e göre uygarlık toplumların karışmasından yahut karşılaşmasından doğar. Yani Gökalp bize şunu diyor: Uygarlık ulusların ortak malıdır.

O nedenle, Gökalp’te her kültür bir şekilde bütün insanlığa ait olan uygarlık ile temasa geçmelidir.

Dolayısıyla sadece kendi kültürüyle yetinmek yahut sadece kendi kültürüne değer vermek sıradan insanların işidir. Halbuki Gökalp’e göre aydın bir kafa evrensel kültür ile temasa geçer!

Gökalp bir adım daha ileri giderek şunu önerir: Aydınlar, halktan kültürü öğrenmeli ancak halka da beynelmilel uygarlığı götürmelidir!

Türk milliyetçiliğin baş ideoloğu Ziya Gökalp’in kültür ve uygarlık görüşlerini okurken insan şunu düşünüyor: Memleket o kadar popülist bir milliyetçiliğin etkisinde kalmış ki Gökalp pek ala bugünün Türkiye’sinde okullarda bir hümanist olarak okutulabilir!

Peki bugün ne oluyor? Tam olarak Gökalp’in söylediğinin tersine Anadolu toplumu, yani kültürü, uluslararası olana kapanmış durumda.

Neredeyse bütün başka milletlerden nefret ediliyor. Halk dalkavukluğunun sonucu her gün aşağılandığı ve suçlandığı için aydınlar, Türkiye’de kültürü uluslararası ile yani uygarlık ile buluşturmak görevini yerine getiremiyor.

Aydın karşıtlığı yani anti-entelektüelizm neredeyse altın çağını yaşıyor.

Hal böyle olunca Anadolu’da kültürün içe kapalı ve son derece sağcı bir yorumu kendini konsolide etmiş durumda ve Türkiye’de sosyalleşmeyi domine etmiş halde.

Bu tablonun düşündürücü mesajı şudur: Yaşadığımız pek çok sorunun kaynağı siyasi aktörler değil toplumsal yapıdır.

Bu yapı orada olduğu sürece aynı profilde siyasi liderleri üretmeye devam edecektir çünkü kızdığımız siyasi figürler ve liderler, sosyolojimizin yani kültürümüzün aynaya yansıyan halidir.