• 20.10.2018 00:00
  • (1879)

 İslami kesimin söylemine göre Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), İslami hizmetlerin önündeki en büyük engeldi.

Bugün ise açıklanması gereken durumlar var: Genelkurmay eski Başkanı, İslamcı hükümetin içinde dahası kendi adına bir cami bile inşa ettirdi.

Konuya tarihsel açıdan bakarsak, TSK aslında Kemalist reformlara rağmen 1960’lara kadar geleneksel eski usul subaylardan oluşmaktaydı.

Örneğin, Atatürk’ten sonra Mareşal rütbesine sahip tek asker olan Fevzi Çakmak 1944 yılına kadar Genelkurmay Başkanlığı yapmıştır ve İslamcıların TSK ve İslam zıtlığı söylemini doğrulayacak bir karakter hiç değildir.

Nitekim Çakmak ölümünden sonra, Nakşi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin yanına gömülmeyi isteyecek kadar bu tarikat ile gönül bağı içindeydi.

Çakmak, politik açıdan da farklıydı.

Örneğin, ‘Türkiye’de Çağdaşlaşma’ adlı önemli kitabıyla bilinen Niyazi Berkes, Çakmak ile karşılaşmasını ‘Unutulan Yıllar’ adlı anılarında anlatırken, Mareşal’in kendisine “Onların o altı okları yok mu? Onları birer birer kırıp g....tlerine sokacağım!” dediğini aktarıyor. Çakmak; İsmet Paşa ve CHP’yi kastetmekteydi.

Çakmak, 23 yıl kesintisiz olarak Genelkurmay Başkanlığı yapmıştır.

Bu uzun bir süredir ve TSK’nın kurum içi doktrin ve eğitimini etkilemiştir. Bu dönemde Çakmak gibi bir genelkurmay başkanının TSK’yı, muhafazakârların iddia ettiği gibi aşırı din karşıtı bir anlayışa götürmesi imkânsızdı.

Ayrıca TSK, NATO üyeliğinden sonra komünizm karşıtı genel siyasete de katılmıştır.

Nitekim 1950’lerde de TSK ve İslamiyet arasında rejim güvenliği açısından bir zıtlık yoktu. 1957 yılında Isparta Tugay Camii’nin temelini yanında subaylar olduğu halde Said Nursi atmıştır. Zaten, Nursi’nin ‘birinci talebem’ dediği Hulusi Yahyagil subaydı ve TSK’dan ihraç edilmemiştir.

Başka bir örnek olarak günümüzde Işıkçılar olarak bilinen cemaate ismini veren Hüseyin Hilmi Işık da bir subaydı ve ilk talebelerinden olan Enver Ören ve Zeki Celep gibi isimleri Kuleli Askeri Lisesi’nde kazanmıştır. Ören’in konuşmalarından Işık’ın askeri lisede derslerde Kuran tefsiri yaptığını öğreniyoruz.

27 Mayıs önemli bir kırılmaydı ancak bu hareketin de laikliği kurtarmak gibi birincil bir amacı yoktu.

Darbenin bildirisi bize amacın keyfi bir hale gelen ve başkalarının haklarına tecavüz eden Menderes idaresine karşı olduğu mesajını verir.

Cunta subayları elbette tarikatların görünür olmasına karşıydılar ancak içlerinde Ahmet Er gibi ‘her gittiği yerde Risale-i Nur dağıtmakla’ övünen yahut Muzaffer Özdağ gibi mütedeyyin subaylar vardı.

Ancak, dini gruplar ve TSK arasındaki kırılma bundan sonra başladı.

Bir taraftan bütün dünyada sol hareketler güçlenmekteydi ve CHP ile özdeşleşen kitle de sola yakınlaşıyordu. Öte yandan Süleyman Demirel gibi yeni sağ liderler, Menderes kültünü sağın politik genlerinin içine işlediler.

Ancak önemli olan hem siviller hem subaylar nezdinde Kemalist blokun sola yakınlaşmasının doğurduğu sonuçtur: Sola yakınlaşmanın ürettiği dil ve buna karşı Demirel ve Erbakan gibi sağ liderlerin karşı söylemleri, halk nezdinde kavgayı ‘iman-küfür’ çerçevesi içine soktu.

Hikmet Özdemir’in formülü ile yazarsak 1960’larda artık ‘sol Kemalizm’ ortaya çıkmıştı ve bunun karşısında oluşan sağcı söylem ise, TSK’yı din karşıtı blokun içinde tanımladı.

Nitekim muhafazakârların, din karşıtı TSK söylemini pekiştiren olaylar 12 Mart ile ayyuka çıkmıştır. 9 Mart 1971’de ortaya çıkan sol darbe girişimi İslami kesimde panik meydana getirdi.

Mesela, olayları daha sonra yorumlayan Fethullah Gülen eğer 9 Mart engellenmezse Türkiye’nin komünizme geçeceğini söylemiştir. Gülen’e göre 12 Mart tasvip edilemez ancak daha kötü bir hareketi önlediği için bu olaya iyimser bakılabilir.

Böylece 1960 ile 1971 arası dönemde İslami hareketin TSK karşıtı söylemi iyice şekillenmiş oldu.

Halbuki bastırılan sol darbe girişiminden sonra, 12 Mart karşı müdahalesi ile TSK’da askeri okullardan başlamak üzere milliyetçi asker profili ağırlık kazanmaya başlamıştır. Zaten, 9 Mart girişiminin dönemin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç önderliğinde bastırılması, ‘sol Kemalist’ ajandanın ordunun bütününde benimsenmediğini göstermekteydi.

12 Mart sonrası, TSK’da sol akım tasfiye edilmiş ve yaklaşık 10 yıl sonra 1980’de Kenan Evren örneğinde ortaya çıkacak olan ılımlı İslami aktörlerle çalışma kültürüne açık bir anlayış ortaya çıkmıştır.

Buna ‘sağ Kemalizm’ demek mümkündür. Sağ Kemalizm, din kavramına kategorik olarak düşman değildi ancak dinin siyasetle ilişkisi konusunda kırmızı çizgilere sahipti.

Ancak, Sağ Kemalist bakış, 28 Şubat ile krize girdi.

Ülkede güçlenen dinsel sosyolojinin Sağ Kemalizm’in uygun gördüğü marjlar içinde kalmasına imkân yoktu. Nitekim bu dönemde, Refah Partisi püskürtülmüş olsa bile toplumsal ve uluslararası meşruiyet kaybedilmişti.

Krizin doğurduğu fırsatı AKP ve Gülen Cemaati kullandı ve sağ Kemalizm üzerine kurulmuş TSK içi dengeler zayıflatıldı.

Bugün ise, 15 Temmuz sonrası tasfiyeler ve subay eğitimi alanında yapılan değişikler ile de AKP iktidarı, ordunun sağ Kemalizm’den İslami yöne doğru kaymasını istiyor.

Bu talep, laiklik dışında diğer alanlarda büyük bir dönüşüm talep etmiyor. Sağcı Kemalist gelenek ve İslamcılık milliyetçilik, devletçilik gibi ortak paydalar marifetiyle Kürt sorunu gibi pek çok diğer konuda anlaşabilir.

Bir zamanlar Genelkurmay eski Başkanı Fevzi Çakmak, İsmet Paşa ve CHP’ye kızmaktaydı. Şimdi ise Genelkurmay eski Başkanı Hulusi Akar, İsmet Paşa’yı neredeyse düzenli olarak aşağılayan İslamcı hükümetin içinde siyaset yapıyor.

Kısacası TSK ve siyaset ilişkilerinin kısa özeti şudur: Oyunu, en güçlü olan değil en iyi koalisyonu kuran kazanıyor.