• 15.02.2019 00:00
  • (1471)

 Devletin domates ve biber satışı işine girmesi heyecan verici bir tartışma başlattı. Ancak bu olay Türk devlet geleneğinin ekonomik yönü açısından önemli ipuçları veriyor.

Selçuklulardan Osmanlılara onlardan da Türkiye Cumhuriyeti’ne kuş bakışı ile bakarsak Türk devlet geleneğinin temel boşluklarından birisi de şudur: Ekonomik alanın kendine özgü otonom dinamikleri olduğu asla anlaşılmamıştır.

Aksine, Türk devlet geleneği – bazı istisnai dönemler dışında – ekonomiyi, Tapu Kadastro, Diyanet gibi kamu idaresinin bir parçası gibi görmek ve yönetmek ister.

Elbette Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde yatırımlar, ekonomik ilişkiler, vergi topluma gibi faaliyetler son derece karmaşık olarak devam etmiştir. Ancak bütün bu ekonomik faaliyetler burada tartıştığım mantık içinde gerçekleşmiştir.

Yani, Türk devlet geleneğinde, iktidar ekonominin kendine ait gerçekleri olduğunu kabul edip bunlara fırsat alanı oluşturacak bir mesafede durmaz. Aksine, ekonominin tıpkı diğer kamu idaresi alanları gibi bir alan olduğunu ve yönetilmesi gerektiğini düşünür.

Türk devlet geleneği demek, hayatın a’dan z’ye devletin koyduğu kurallara göre yaşanması demektir. Siz “efendim bazı meslek ve alanların kendilerine özgü kuralları ve şartları var, onların kendi başına çalışmasına müsaade etmek lazımdır” derseniz devlet size kızar.

Bu anlayışın sonucunu bazı alanlarda gözlemlemek mümkündür: Küçük bir Avrupa kasabasında karşılaştığımız mimariyi birkaç istisna dışında hiçbir Anadolu şehrinde görmeyiz.

Örneğin, neredeyse 1000 yıldır Türklerin yönetiminde olan İnegöl, Karacabey, Susurluk gibi kentlerde ne Selçuklu’dan ne Osmanlı’dan kalan özgün mimari çizgisinde bir kent dokusu vardır.

Buralarda 1000 yıldır kalıcı bir mimari çizgide şehir kuracak para birikmemiştir.

Türk toplumu tarihsel olarak o nedenle genelde kanaatkâr, iaşeci ve daha çok sermaye ilişkilerini devletin kullandığı bir model yoluna devam etmiştir.

Nitekim modern ekonomi biliminin klasikleri arasında bir Türk yazarın kitabı yoktur.

Şimdi bu tartışma doğal olarak sosyalist bir bakış açısı ile “Osmanlılar mutlaka piyasacı mı olmak zorundaydı?” şeklinde eleştirilebilir. Elbette hayır. Ancak, Türk devlet geleneğinin piyasayı hiç anlamamış olması onun tarihsel olarak sosyalist uygulamalara da yakın olduğu sonucunu çıkarmaz.

İşin özünde liberalizmi değil ekonomiyi anlamamak olduğu için, Türk devlet geleneği sosyalizme de karşıdır. Nitekim Türkiye’de genel olarak altyapı ile ilgili politik sıfatlar hakarettir (liberal, komünist) ancak üstyapı ile ilgili politik sıfatlar (milliyetçi, dindar) övgüdür.

Türk devlet geleneğinin ideal iş adamı nasıl itaatkâr burjuva ise, ideal işçisi de grev yapmayan protesto da bulunmayan emekçidir. Bugün işadamı dernekleri ile sendikalar arasında itaat yarışı yapılsa kimin birinci çıkacağını kestirmek zordur.

Buradaki sorun şudur: Nasıl fizik biliminde bazı kanunlar varsa ve bunları anlamak gerekiyorsa ekonomik ilişkilerde benzer kurallar vardır ancak Türk devlet geleneği bunları otonom olarak kabul etmek istememektedir.

Hal böyle olunca hem liberalizme hem sosyalizme şüphe ile bakan bir iktisadi zihniyet ile karşı karşıyayız.

Kanaatimce bu zihniyetin üç temel özelliği bulunuyor:

  1. Temel amaç vatandaşların sermaye birikimi değil, devletin hayatta kalmasını sağlamak.

  2. Asla ekonominin aktörlerine (bu burjuvazinin istediği tam mülkiyet rejimi de olabilir, emekçinin istediği tam sendika hakkı da olabilir) mutlak otonomi vermemek.

  3. Ekonominin son tahlilde kamu yönetiminin bir cüzü olduğu ilkesi.

Osmanlılar bankacılık, tek para birimine geçme, bütçe gibi konularda Batıcı reformlar yapmak konusunda büyük emekler de göstermiştir. Aynı çabaları Cumhuriyet de devam ettirmiştir.

Ancak, bütün bu çabalara rağmen Türk iktisadi zihniyeti geleneksel olandan modern olana bir türlü sıçrayamamıştır.

Hal böyle olunca Türkiye’de iktisadi liberalizm yahut sola kayma mecburiyetten ve bazı dış faktörlerden dolayı kısa zamanlarda yaşanmakta ama sonunda yine geleneksel iktisadi zihniyet – yani alla turca devletçilik – hakim olmaktadır.

Nitekim geçmişte de 24 Ocak Kararları arkasından Turgut Özal icraatları ve nihayet Kemal Derviş ile anılan bankacılık düzenlemeleri bu tip örneklerdir. Devletin verdiği bu tip refleksler kalıcı hale gelmez.

Daha sonra devlet vergi, bankacılık gibi her alanda yine bildiği tarihsel mantığa döner.

Öte yandan en liberal reformların yapıldığı dönemde bile devlet asla ipin ucunu bırakmaz. Kağıt üzerinde liberalizm devam ederken enformel yollarla sadece belirli kişilerin muteber burjuvazi olarak parlaması sağlanır. Yani işin özünde “mışçasına” bir dönüşüm vardır. Devlet “liberal rolünü” oynar ama huyundan vazgeçmez.

Örneğin, liberalizm ile anılan Turgut Özal döneminin yatırımlarına bakarsak acaba ne kadarını kamu, ne kadarını özel sektör yapmıştır?

Nitekim bugün de devlet, sol bir ekonomik teoriden yola çıkarak tutarlı bir niyet ile domates ve biber satma işine girmemektedir. Bu tipik bir savrulmadır.

Türkiye’de kendini inşa etmeye çalışan yeni bir rejim vardır. Bu rejim kendini inşa ederken ekonomik açıdan yıkılma tehlikesi ile yüz yüze olduğunun da farkındadır. Dolayısı ile yaşadığımız yeni ekonomik tercihler bu inşa sürecine uygun bir taktik arayışıdır.