• 3.02.2019 00:00

 Başlıktaki tırnak içindeki soru, farklı ülkelerden üniversite öğrencilerinin katıldığı Türkiye konulu bir panelden sonra bir öğrenci tarafından katılımcılara yöneltildi.

Soruya kimler nasıl cevap verir tartışmasını bir kenara bırakarak, soruya cevap ararken akla gelecek bazı konuları tartışmak istiyorum.

İlk olarak, Türkiye’de seçimle iktidarın değişmesinin mümkün olmadığı zamanların olduğunu biliyoruz. Örneğin, 1923 yılından 1950 yılına kadar olan süre, seçimle iktidarın değişmesinin mümkün olmadığı bir dönemdi.

İkinci olarak, iktidarı elinde tutan grupların seçimlere müdahalesi, baskılaması sonucu iktidardan inmeyi ret ettikleri de Türkiye tarihinde örnekleri olan durumlardandır. Mesela 1946 seçimleri böyle bir örnektir. Yine, Kenan Evren’in Cumhurbaşkanı seçildiği 1982 Referandumu da böyle bir “seçimdir”.

Biraz geriye gidersek İttihat ve Terakki’nin gücünü kullanıp seçimleri manipüle ettiği ve bu nedenle “Sopalı Seçimler” olarak anılan 1912 seçimlerini de hatırlamak gerekiyor.

Siyaset bilimi biraz jeoloji gibidir. Jeolojik olarak bir yerde büyük bir deprem oldu ise orada aynı büyüklükte deprem olma olasılığı vardır. Aynı biçimde bir ülkenin siyasi kültüründe bazı şeyler geçmişte olmuş ise aynılarını tekrar etme olasılığı her zaman vardır.

Dolayısı ile yukarıda örnekleri verilen durumların Türkiye’de yeniden yaşanması mümkündür.

Peki, kimler neden iktidarı asla bırakmaz istemez? Demokraside kaybetmek, kazanmak ve devri geçmek denilen ihtimaller vardır. Örneğin, Süleyman Demirel bir emekli olarak vefat etmiştir.

Eski Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer bugün bir emekli yurttaştır. Yine, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Yıldırım Akbulut gibi pek çok emekli siyasetçi hayatlarına devam etmektedir.

Aslında bu açıdan ANAP, DSP ve DYP önemli örneklerdir. Bu üç parti geçmişlerinde iktidar devirlerini yaşamış olmakla birlikte seçimlerde tasfiye edilmişlerdir. Bu partilerin seçimle tasfiyesi kendileri için elbette üzücü olmuştur ancak durum, Türkiye demokrasisinin başarısıdır.

Halkın bir grup siyasetçiyi önce zirveye çıkarması sonra da dibe sokabilmesi son derece sağlıklı bir durumdur.

Bu kümede farklılaşan örnek sanırım yine İttihat ve Terakki Partisi’dir. Kemal Tahir’in ünlü Yorgun Savaşçı romanının hemen başında tüyler ürpertici bir bölüm bulunur. Eski İttihatçılardan eski Vali Çerkez Reşit Bey kovalanmakta ve sonunda sokak ortasında linç edilmemek için intihar etmektedir.

Dönemin koşulları, yıkılan bir imparatorluk, kaybedilmiş savaşlar... Bütün bunların sorumluluğunu İttihatçıların üstüne atan kamuoyu algısı yüzünden pek çok İttihatçı sokağa çıkamaz haldedir.

Burada önemli bir konu da algıdır: Türkiye’de olağanüstü bir durum mu vardır? Yoksa bir zaman sonra öncekiler gibi bitecek siyasi bir devir içinden mi geçiliyor?

Pek çok muhalif, Türkiye’de olağandışı bir dönem yaşandığını ve olup bitenlerin kalıcı bir siyasi rejim ve hatta tek parti düzeni üretebileceği uyarısını yapıyor.

Halbuki, başka bir grup muhalif ise “bu günler de geçer”, “Türkiye neler gördü” havasında o kadar panik olmamış görünmektedir.

Nihayet, başka bir konu ise Türkiye’deki iktidar blokunun yapısıdır. Tartışmalar sürekli olarak Erdoğan üzerinden kurgulanmaktadır. Halbuki, bütün birincil rolüne rağmen Erdoğan ile beraber karmaşık bir rejim ile karşı karşıyayız.

Devasa Erdoğan algısına dikkatli bakınca sağında solunda gölgede kalmış pek çok farklı gruptan insanın yeni rejimin yürütücüsü olduğunu anlamak son derece kolaydır.

Örneğin, bazı ülkelerde altı aylık çocuklara pasaport vermeyerek bütün medeni dünyanın kurallarını ihlal eden diplomatlar, İslamcı değil, Kemalist’tirler. Bu kişiler, gündelik hayatlarında seküler biçimde yaşamaya devam ederken devletin Gülen cemaati ve Kürtler gibi muhalif gruplara olan sert siyasetini küçük büyük ayırmadan uygulamaktadır.

Erdoğan’ın dayandığı bu karmaşık koalisyonun önemli tarafı şudur: Pek çok farklı siyasi görüşten grup, bütün siyasi geleceğini Erdoğan’a ipotek etmiş görünüyor. Teorik olarak İslamcılıktan nefret eden hatırı sayılır bir grup, Erdoğan’ın kaybetmesine O’ndan daha fazla karşıdır.

Dolayısı ile Erdoğan’ı destekleyen bu gruplar, iktidar değişikliğine endişeyle bakacaklardır. Dahası, bu gruplar, dıştan Erdoğan rejimi gibi görünen ancak içeride kalıcı bir devlet rejimine dönüşen bir durumu memnuniyetle karşılayacaklardır. Çünkü aynı gruplar, Erdoğan’dan sonra bile devam edecek kalıcı bir rejim arzulamaktadır.

Devletin içini bilmemize imkan yok. Ancak dıştan görüldüğü kadarı ile Batıcı grupların güç kaybettiği bunun yerine milliyetçi, Batı karşıtı, Avrasyacı ve İslamcı grupların etkisini artırdığı söylenebilir.

Eğer bu koalisyon bozulmazsa şeklen seçimlerin olduğu ama iktidarın değişmediği bir Türkiye kurgulamak, “devlet” için mümkündür.

Ancak böyle bir Türkiye’nin nasıl finanse edileceği, güvenliğinin hangi dış politika ile sağlanacağı da ayrı sorunlardır.