• 10.10.2019 00:00
  • (1085)

 Clausewitz, “savaş, siyasetin başka araçlarla devam etmesidir” demişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da siyaseti başka araçlarla yani savaşla devam ettirmek istiyor.

Bunun nedenini herkes biliyor ancak yine özetleyelim: Erdoğan, ekonomik refah, adil yönetim, özgür toplum gibi siyasetin hiç bir ikna unsurunu sağlayamıyor.

Ancak yine de Erdoğan, alternatif bir ikna yöntemini bir süre başarıyla kullandı: Para dağıtmak.

Sosyal yardımlar, ucuz krediler, hükümetin arkasında olduğu popülist yatırımlar, fiilen hükümet ofisine dönmüş müteahhit firmaları... Bunlar elbette pek çok kişiyi “ikna” etti.

Ne var ki, para bitti. Paranın bitince Erdoğan’ın ortaya koyduğu ekonomik cerbezeler de fayda etmedi ve rejim, Ankara ve İstanbul’da yerel seçimlerde darbe yedi.

Türk toplumu elbette ülkedeki insan hakları ihlallerine uzaktan acıyarak bakıyordur ama bunların Erdoğan aleyhine oluşan hava ile ilgisi yok denecek kadar az. Türkiye’de siyasi havanın Erdoğan aleyhine doğru oluşmaya başlamasının nedeni paranın bitmiş olması.

Türk siyasi tarihi okuyanlar bilir ki bundan sonra olması gereken Erdoğan’ın gelecekteki bir seçimde tasfiye olmasıdır.

Ancak, Erdoğan sıradan bir siyasi lider değil bir rejim kurucu rolü oynadığı için “madem normal yollarla ayakta duramam anormal yolları denerim” demektedir.

Nitekim, Erdoğan bugüne dek bir kaç anormal yöntem ile iktidarını devam ettirmeyi başardı. Ancak ülkenin reel sorunları derinleştiği için yapısal olarak bir değişim mümkün olmadı. Erdoğan zaman kazandı ama rüzgarı lehine olacak biçimde hiç bir zaman düzeltemedi.

Olağandışı yollarla iktidarda kalmanın iki temel ilkesi vardır: Birincisi, bu yöntemler sorun çözmez sadece zaman kazandırır. İkincisi, bu arada sorunlar daha derinleştiği için her zaman daha yüksek dozajda bir olağandışılık ihtiyacı ortaya çıkar.

Nitekim, bugün Erdoğan rejiminin ayakta kalması için çok yüksek dozda bir anormalliğe ihtiyacı vardır. İşaretlere bakacak olursak iktidar da tam olarak Suriye’den böyle bir sonuç almak istiyor.

Elbette, Suriye sorunu, Türkiye açısından stratejik ve güvenlik bağlamında da önemli. Ancak hem Suriye sorunu hem Kürt meselesi bir süredir Erdoğan için kendi iktidarının devam etmesi ile de yakından ilgili stratejik konular haline geldi.

Öte yandan Suriye’de savaş kaosu içine boca edilecek Kürt sorunu ile AKP-karşıtı koalisyon büyük bir stres testine sokulabilecektir.

Erdoğan, yaklaşık 15 yıl İslam ve laiklik geriliminin ekmeğini yedi. Erdoğan, benzer bir siyasal fırsat alanının Türk-Kürt geriliminden doğacağını biliyor.

Geçmişte, Türkiye’de siyasal kavga İslam ve laiklik gerilimi üzerinden verilmiştir. Kürt meselesi her zaman temel bir konudur ama bir yan unsur olarak siyasete müdahil etmiştir.

Dolayısıyla, modası geçmekte olan İslam ve laiklik kavgasının yerine Türk-Kürt sorununu yeni ana fay hattı olarak siyasetin merkezine koymak, dengeleri değiştirecek potansiyele sahiptir.

Ancak bütün bu anormallik arayışlarının daha önemli bir boyutu var: Siyaseti, savaş ve başka türlü gerilimli araçlarla devam ettirme alışkanlığı Erdoğan’ı Türkiye rejiminin sınırına getirmiş bulunuyor.

Bugün Türkiye’de melez bir rejim bulunmaktadır. Bu rejim, eski Türkiye’nin anayasal müktesebatı ile Erdoğanizm olarak tanımlanabilecek fiili bir rejim arasında bir yerdedir. Ancak, her olağanüstü gelişme ile ortaya çıkan siyasal enerji mevcut rejimi Erdoğanizm’e daha çok dönüştürmektedir.

Önce Suriye üzerinden daha sonra pek muhtemel içeride Kürt meselesi bağlamında ortaya çıkacak yeni gelişmelerin halkı Erdoğan’ın istediği biçimde etkileyeceği güçlü biçimde olasıdır.

Devlet Türkiye’de 1990ların sonuna kadar “dağdan inip siyaset yapsınlar” sloganı ile özetlenebilecek bir yaklaşımı topluma sunmuştu. Buna göre vasat vatandaşın Kürtlere bakışı PKK ile sert bir ayrım içermekteydi.

Son yıllarda ise dağdaki ile siyaset yapan arasında bir fark gözetilmeyen yeni bir yaklaşım ile karşı karşıyayız. Bunun toplumsal yansıması ise “Kürtler ve PKK arasında fark yoktur” şeklinde bir algının ortalama vatandaş nezdinde yerleşmesi oluyor.

Belli ki devlet, Kürt sorunun nihai çözümünden ümidini kesmiş durumda. Bunun pratik sonucu sürdürülebilir çatışma ortamıdır. Sürdürülebilir çatışma yönteminde, devlet bedeli ne olursa olsun Kürt siyasetini 15 veya 20 yıl önceki durumuna geri götürmek için şiddet kullanır.

Metaforik olarak bu, devletin arzu etmediği ağacı sürekli olarak budaması gibidir. Ancak budanan ağaç bir süre sonra yeniden dal vermeye başlayacaktır.

Devlet işte bu süre içinde zaman kazanıp Kürt sorununu kalıcı çözmeye yönelik bazı planları hayata geçireceğini düşünür. Nitekim, 19. Yüzyıl’dan beri Türkiye’nin Kürt siyaseti üç aşağı beş yukarı böyle devam edegelmiştir. Bu açıdan Türkiye’nin Kürt sorunu tarihsel bir kısır döngüdür.

Bugün yaşanılan olaylar o nedenle yeni şeyler değil tarihsel kısır döngünün devamıdır. Burada yeni olan ise Erdoğan’ın Kürt sorunu üzerinden kendi yönetimini inşa etmeye devam edeceğidir.

Cemaat ile kavga Erdoğan’a en kritik kurumları dönüştürmek için imkan sağladı. Kürt sorunu ise Erdoğan’a kurduğu yeni devleti istediği iç ve dış ideolojik meşruiyete göre çalışır hale getirme fırsatı veriyor.

İçinde bulunduğumuz yüzyılın en büyük kuramcılarından biri kabul edilen Charles Tilly’i burada hatırlayalım: “Savaşı devlet yapar, devleti savaş yapar.”