• 30.01.2020 00:00
  • (900)

 Elazığ’da meydana gelen deprem üzerine başlayan tartışmalar, Türkiye siyasetini ve toplumunu farklı bir açıdan okumak için zengin ipuçları veriyor.

Bir kere şunu çok açık görüyoruz: Memleket insanı, içinde hiçbir politik risk barındırmayan insani durumlara karşı yüksek ilgi gösteriyor.

Esasen bu, tam olarak Türkiye Anayasası’nın istediği şeydir. Anayasa’nın “Başlangıç” bölümü, “Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak” olduğunu söyler.

Dolayısı ile depremler Anayasa’ya göre tartışmaya devam edersek “milli keder” olarak görmemiz lazım gelen olaylardır.

“Keder” bir anayasal kavram olduğu için düzenlemesini doğal olarak devlet yapar. Örneğin, Elazığ depreminde kimin yardımının alınıp alınmayacağı gibi bir konu “milli mesele” olarak devlet tarafından belirlenmiştir. HDP’li bir belediyenin yaptığı yardımların ret edilme gerekçesi budur.

Yine aynı biçimde deprem esnasında devleti eleştirenler de doğal olarak “hain” şeklinde nitelemeyi hak eder. Bu buz gibi hukuksal bir durumdur çünkü Anayasa’nın Başlangıç bölümü bunu gerektirir.

Burada önemli olana Anayasa’nın vurguladığı şekliyle “milli sevinç ve kederlerde” ifadesidir. Yani tek başına keder bir ahlak üretmek için yeterli değildir. Kederin millisi esastır.

Hal böyle olunca, hapishanelerdeki yüzlerce bebek, KHK’li olduğu için neredeyse açlıktan ölen mahkum hakkında üzülmemek normaldir.

Yani Türkiye’de keder de millidir. Başka bir ifade ile Türkiye’de kederin bile evrensel olmasına izin verilmez.

Öte yandan “milli keder” vasat vatandaş için ilaç gibidir. Devletin bir tarafına bulaştığı hiçbir insani duruma karışmama hakkı böylece meşrulaştırılır. Örneğin, işkence konusunda ciddi bir toplumsal tepki asla verilmez. Ortalama vatandaş siyasi risklerden arındırılmış, “tertemiz” bir iyilikseverlik arayışı içindedir.

“Cami inşaatına yardım”, “Kur’an kursuna yardım”, “yeni yapılan müftülük binasına yardım”, Kızılay pulu almak, olimpik yüzme havuzu inşaatına bağış yapmak, Yeşilay için eşya piyangosuna girmek… Bütün bunlar her türlü riskten arındırılmış iyilikseverlik örnekleridir.

Hakkını vermek gerekirse Türk milleti, her türlü politik riskten arındırılmış iyilikseverlik konusunda daha aktiftir. Türkiye’de yardımla 50 yılda 50 binden fazla cami yapılmıştır.

Bu tip yardımseverliklerle hem iyilik yapmış olunur hem de devlet kızdırılmamış olunur. Buradaki temel ironi şudur: Bazı ülkelerde iyilik yapmak isterken devleti kızdırabilirsiniz.

O nedenle kırk yıllık komşunuzu almaya geldiklerinde ışıkları kapatmak gerekir. KHK ile çocukları işten atıldığı için yirmi yıllık komşunuza sitenin bahçesinde selam vermezsiniz.1970lı yılların başında evleri basılmayınca gelince yaşadıklarını Sevgi Soysal şöyle anlatmıştı: (Sibel Yükler’in yazısından alıntı)

“Sonra hemen sağa sola bakıp komşu aradı gözlerim. Benim evim arandığında, apartmanda kimse oturmuyor sanırdınız.”

“Bütün perdeler kapanıverdi. Bütün sokak kapıları arama bitene dek açılmadı. Kimse merdiven aralığına bile çıkmadı, sokağa çıkacak olanlar işlerini ertelediler. Hani belki, birinden birine başvururum, birinden birine sığınmaya kalkarım diye korkudan.”

Aradan geçen yarım yüzyılda Türkiye’de değişen bir şey yok.

Sahtekar bir müteahhittin belediyeye rüşvet vererek yaptığı bina yıkılıp altında kalırsanız tanımadığınız insanlar koşup yardım ediyor yahut yıkılmış moloz yığınının altındaki halinize bakıp üzülüyorlar. Halbuki, hukuk tanımaz bir polisin işkencesine maruz kaldığınızda yahut mesleki ahlakını hiç sayarak size hukuk dışı bir ceza veren hakimin mağduru olduğunuzda kimse yüzünüze bakmaz.

Masum ve nötr bir kelime gibi kullandığımız iyilikseverlik üzerine büyük bir politik literatür söz konusu. Bu literatürü kısaca taradığımızda ilk öğreneceğimiz şey şudur: İyilikseverlik, politik tutum ile de ilgilidir ve dahası her toplumun siyasal rejimine ve siyasal kültürüne göre tecelli eder.

Örneğin, içinde en küçük siyasi risk olabilecek mağduriyetlerden uzak durmak onları görmüyor gibi yaşamaya devam etmek otoriter bir iyilikseverlik anlayışına denk gelir.

Daha pek çok iyilik türü de vardır. Örneğin, bunlarda birisi de pragmatik iyilikseverliktir. 28 Şubat sürecinde pek çok muhafazakar iş adamı Mehmetçik Vakfı’na bağışlar yapardı. Bugün de hükümete yakın vakıflara yönelik bağışlarda artışlar var. Bunlar pragmatik iyilikseverlik örnekleridir.

Bu açıdan bakınca Türkiye’deki iyilikseverliği geleneksel-otoriter olarak tanımlamak mümkün. Otoriter doğası gereği, iyilikseverlik siyasi boyutu olan mağduriyetler konusunda toplumu sessiz kalmaya zorluyor. Öte yandan geleneksel olarak ise, yardımseverlik doğal afetler gibi konularda kendini gösteren bir tür “köy imecesi” şeklinde gözlemleniyor.

İyilikseverliğin tanımlanması konusunda temel tartışma şudur: Bir eylemin iyilik olup olmadığına kim karar veriyor?  Otoriter iyilikseverlikte kararı devlet vermektedir. Böylece otoriter iyilikseverlikte, iyilik yapmak sivil bir eylem değildir. Mesela, Türkiye’de ilk okul öğrencileri KHK’lı ailelerin hapishanedeki bebekleri için kullanılmış ikinci el oyuncak toplarlarsa buna iyilik denmeyecektir aksine siyasi suç muamelesi yapılacaktır.

Şimdi unutuldu gitti ancak bir zamanlar da dini vakıflara kurban derisi toplamak iyilik değil suç olarak kabul edilirdi.

Demek ki Eski Türkiye’den Yeni Türkiye’ye değişmeyen şeylerden birisi de politik risklerden arındırılmış iyilik ideolojisidir. Dahası vatandaş da buna uyum sağlamış ve durumu içselleştirmiştir.