• 20.02.2020 00:00
  • (777)

 Darbe tartışmasında “devletin içini” bilmediğimiz için ancak bazı teorik önermeler üzerine tahminlerde bulunmak mümkün.

Öte yandan tartışmayı boşlukta da yapmıyoruz: Hem, Türkiye’nin tarihsel tecrübesinin hem bugünkü dinamiklerin anlattığı şeyler bize yardımcı oluyor. Devletin içini bilmemekle birlikte gün ışığında görülecek hale gelmiş bazı dinamikleri yorumlayabiliriz.

İlk şunu hatırlayalım. İktidarın değişmesi için üç genel yol bulunuyor. Birincisi, normal yollar. İkincisi darbe ve türevleri. Üçüncüsü ise halkın devrimle iktidarı değiştirmesi.

Sondan başlarsak, Türkiye tarihinde devrim yok. Eğer tarihsel tecrübeye bakarsak Türkiye’de bir halk isyanı beklemenin gerçekçi olmadığını söylemek gerekiyor.

Bugün ülkenin büyük sorunları var ancak Metropoll olası bir seçimde AKP’nin yüzde 41 civarında oy alacağını söylüyor. Buna AKP’nin fiili koalisyon ortağı MHP’yi de eklersek halkın yarısının iktidarın arkasında olduğu söylenebilir.

İkinci yol olan darbe ve türevlerine gelince durumu farklı ele almak lazım. Çünkü Türkiye tarihinde darbelerden epey bulunuyor. Bu nedenle teorik olarak Türkiye’de bir darbe olasılığına “asla olmaz” demek mümkün değil.

Peki bugün bir darbe mümkün mü?

Darbeyi olası görenlerin en büyük tezi, devletin içinde AKP’den rahatsız olan etkin güç odaklarının olduğu.

Neredeyse 20 yıldır ülkeyi yöneten AKP’yi bir darbe ile iktidardan indirecek kadar güçlü odaklar halen devletin içinde kalmış olabilir mi?

20 yıl kadar sonra halen Erdoğan’ın MİT, TSK ve polis gibi önemli kurumlarda kendine karşı bir operasyona girecek kadar etkin muhalifler bırakacak bir yoldan geldiğini düşünmek normalde akla uzak bir olasılıktır.

Özellikle 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan’ın kritik kurumlarda personel alımı dahil pek çok konuda bir mikro yönetim takip ettiğini bilmek için uzman olmaya gerek yok.

Nitekim, 15 Temmuz sonrası Erdoğan’ın ajandasının bir numaralı konusu kurumların yeni rejimin ideolojik yönelimine göre kurgulanmasıdır.

Burada elbette akla gelen konu Ergenekon. Devletin içinde Avrasyacı yahut Ergenekon olarak adlandırılan bir ekibin olduğu muhakkak. Ancak bu neredeyse bir mitolojik hikaye gibi abartılıyor.

Örneğin bu hafta bir diplomat istifa edip hükümetin Suriye siyasetini eleştirse, bu olay Ergenekon’un kıpırdanışına yorumlanır.

“Her taşın altında Ergenekon var” tezinin sahipleri her hadiseyi Ergenekon eylemi olarak görüyorlar. Emekli bir paşa konuşsa, bir MHP’li milletvekili hükümeti eleştirse hemen bu tip olaylar Ergenekon’un işi olarak yorumlanıyor. Bu kişilere inanırsak İYİ Parti, hatta Ekrem İmamoğlu bile Ergenekon projesi.

Örneğin dört ay sonra MHP, AKP’den desteğini çekse bu “Ergenekon hamlesi” olarak yorumlanacaktır. Hâlbuki devletin içinde AKP dışı her şeyi Ergenekon olarak yorumlamak yanlış. MHP gibi tarihsel geçmişi olan bir partiyi Ergenekon adı bir grubun emri altında düşünmek de doğru değildir.

Bu noktalar, devletin içinde AKP’den rahatsız grupların olmadığı anlamına gelmez, ancak her gelişmeyi Ergenekon ile açıklamanın yanlış bir bakış açısı olduğunu ifade eder.

Burada daha kritik bir konuyu tartışmak lazım:

Türkiye’de genelde darbe iktidarı değiştirmek için girişilen bir hareket olarak düşünülüyor.

Darbenin özünde olağan dışı yollar kullanmak olduğu düşünülürse, kimi tarihsel örneklerde, normal siyasetin kendi işlerine gelmeyeceğini düşünen iktidarlar da olağandışılık peşinde koşabilir.

Yani darbe bir tür olağandışılık ise bunu hem iktidarı devirmek isteyenler hem de normal siyasetin kendisi için sonuçta sıkıntı üreteceğini düşünen iktidar da talep edebilir.

Şimdi olağandışı yöntemler üzerinden zor bir soru soralım:

Türkiye’de olağan dışı yöntemlerle Erdoğan rejimini devirmek mi daha mümkündür yoksa Erdoğan’ın olağan dışı yöntemlerle kendi rejimini tamamen kurması mı daha mümkündür?

Devletin bugünkü yapılanması, halkın desteği gibi faktörleri ele alırsak bu soruya pek ala “kriz Erdoğan’ın işine gelir” diye cevap verilebilir.

Türkiye’de bugün satrançtaki “pat durumu” var. Ülke tam ortadan ikiye bölünmüştür. Bütün eleştirilecek yönlerine rağmen CHP, muhalefeti sivil alana aktararak AKP’nin salvolarını bir ölçüde durdurmuştur.

Ancak “pat durumu” icabı AKP devrilememekte Erdoğan da istediği biçimde hareket edememektedir.

“Pat durumunda” aktörler sabit olduğu için önemli olan geçen zamanın hangi aktörün lehine olduğudur. Yani, aktörler pat durumunda büyük değişiklikler yapamayacaksa, Türkiye’de zaman akıp giderse örneğin ilk seçime bu şekilde gitmek Erdoğan’ın mı lehine olur yoksa muhalefetin mi?

İşler böyle giderse varacağımız yer Erdoğan’ın hoşnut olmayacağı bir durak olabilir. Örneğin Türkiye ilk seçime daha büyük ekonomik sıkıntılarla girebilir.

Dolayısıyla, olağandışılık talebi bazen iktidardan da gelebilir. Teorik tanım şudur: Bir kriz ortamındaki kavgayı kazanacağını uman için olağan dışı siyaset rasyonel olandır.

Ancak burada hatırlayalım: 2005 yılından itibaren Türkiye’de krizler ile Erdoğan’ın seçimlerde aldığı sonuçlar yahut kamuoyu desteği gibi verileri bir grafik üzerinde eşleştirirsek ne görürüz?

Olağanüstülükler, olağanüstü krizler sürekli olarak Erdoğan için kolay kazanılan zaferler üretmekte.

Aksine, Erdoğan’ın en zayıf tarafı normalleşmek yani normal siyasettir.

O nedenle kriz muhabbeti yaparken herkes hesabını iyi yapmalıdır.