• 1.03.2020 00:00
  • (706)

 Libya cephesinden, Suriye cephesinden gelen haberlerin arasında daha az dikkat çeken bir gelişme var: Kıbrıs’ta da yeni bir cephe açılıyor.

Ancak bu yeni cephe, İslamcıların Kıbrıs’ın “gerçek manada” fethini amaçlıyor.

Türkiye’de iktidarda bulunan İslamcılar belli ki Kuzey Kıbrıs’ta 20. Yüzyıl’ın başından beri devam eden politik ve sosyal statükoyu artık istemiyor.

İslami hareketin jargonunda “gerçek manada” demek “durum benim istediğim gibi değil, ben onu işime göre yeniden yıkıp yapacağım” demektir.

Peki, İslamcı iktidar, Kuzey Kıbrıs’ta neden değişiklik istiyor?

İlk olarak, İslami harekete göre Kuzey Kıbrıs’ın bir İslamileşme sorunu var. Eskiden beri İslami hareket, Kuzey Kıbrıs’ı kendi algısına göre bir dindarlaşmaya tabi tutmak ister.

Kuzey Kıbrıs’ın Osmanlı Akdeniz havzasında gelişmiş üstelik şehirli yansımalarını barındıran İslami hayatı, Anadolu kasabalarından çıkmış İslami hareket için hiçbir şekilde tatmin edici bir dindarlık değildir. Anadolu köyünden bakınca Kıbrıslılar “gâvur” gibi görünür.

İkinci olarak, Türk dış politikası artık konvansiyonel savaşlar yapmaktadır. Bunlara üstelik Kıbrıs civarındaki gaz gibi stratejik konularla ilgili sorunlar da eklenmiştir. Bu açıdan bakınca Ankara, KKTC’den tam bir itaat istemektedir. “Dünyaya yeni nizam vermeye çalışan” Ankara’nın KKTC’nin kaprisleri ile ilgilenecek vakti yoktur.

Üçüncü olarak, Türkiye, dünyanın herhangi bir yerinde Türk yahut Türk taraftarı bir yapının otonom biçimde kendine güvenen ve güçlü bir profil çizmesine asla izin vermez.

O nedenle yarım milyon üyesi olan çeşitli Arap grupların bütün Amerika’da bilinen saygı duyulan liderleri varken ne Almanya’da ne ABD’de Türk cemaatinin saygın önde gelen liderleri vardır.

Ankara için Türkiye taraftarı bile olsa karizmatik ve otonom toplum liderleri kabul edilmezdir. O nedenle Türkiye, Irak’taki Türkmenlerden, Kıbrıs’taki Türklere herkesin itaatkâr, düşük profilli lidere sahip olmasını ister.

Mustafa Akıncı bu profile uymamaktadır. Ankara o nedenle daha düşük profilli, itaatkâr bir isim arzulamaktadır.

Peki, Ankara Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye’de konsolide olan MPH-AKP idaresine – yani İslamcı/Ülkücü düşüncesine – uygun bir yeniden yapılanmayı nasıl yapacaktır?

Bugünü kadar Türkiye, Kuzey Kıbrıs’ta kendi “hâkimiyetini” sorunsuz uygulamak için iki yöntem uygulamıştır: Bunlardan birincisi, uyumlu liderlerin adada siyaseti temsil etmesini sağlamak. Bu ilkeye göre Ankara ile sorun yaşandığı zaman Kuzey Kıbrıslı liderden beklenen durması veya geri adım atmasıdır.

İkinci yol ise, adadaki tek büyükelçilik olan Türk sefaretinin “para dağıtma” gücünü kullanmak.

Bu iki geleneksel yöntemin ihtiyaç anında kullanılmak için elde tutulacağını kabul etmekle birlikte Ankara, bu sefer daha gelişmiş ve karmaşık bir siyaset izlemek istiyor. Anlaşıldığı kadarı ile bu iki geleneksel yöntemin her zaman istenen sonucu üretmediği düşünülüyor. Bu nedenle daha kapsamlı bir yöntem icat edilecek.

Bu konuda bazı tahminlerde bulunmak için biraz Kuzey Kıbrıs’ın toplumsal yapısın tartışmak gerekiyor.

Bilindiği üzere Kuzey Kıbrıs Türkleri iki büyük gruptan oluşuyor: Birinci grup asıl Kıbrıslılar olup bunlar yüzyıllardır adada yaşayanlar.

İkinci grup ise 1974 yılından sonraki askeri müdahale ile adaya yerleştirilen Türklerden oluşuyor.

Dikkatli bakınca bu iki grubun kültürel ve pek çok başka açıdan farklı olduğunu hemen görmek mümkün. Nitekim, bu iki grup pek çok açıdan zaten ayrı iki “ulus” gibi yaşamaktadır.

Toplumsal psikoloji alanında Türkiye’nin önde gelen isimlerinden olan Profesör Sibel Arkonaç ve arkadaşlarının Psikoloji Çalışmaları Dergisi’nde yayımladıkları bilimsel makalede Kuzey Kıbrıs’ta çeşitli gruplar üzerine yapılan sorgulamalardan sonra şu sonuca ulaşılmıştır:

“Kıbrıslı Türkler ile Türkiye’den göç̧ edenlerin Kıbrıs meselesini konuşurken ortak bir anlam inşasına gidemedikleri, bir anlamda paralel hayatlar sürdürdükleri görülmektedir.”

Araştırmanın da desteklediği üzere Kuzey Kıbrıs’ta esasen aralarında fiziksel olmayan duvarların olduğu iki toplum bulunmaktadır.

Benim anladığım kadarı ile Ankara, Kuzey Kıbrıs’ta daha kalıcı bir hâkimiyet modeli geliştirmek için bu ikili yapının “yerli” yani “Kıbrıslı Türkler” tarafından yeni ve itaatkâr bir zümre devşirmek istiyor.

Buna göre adada yüzyıllardır yaşayan yerli halkın içinden olan kişiler arasından yeni Türkiye’ye – yani İslamcılara – yakın temsilcilerin çıkmasına çalışılacaktır.

Bir bakıma bu radikal bir çözüm denemesidir. Bu modeli anlamak için esasen AKP’nin benzer bir modeli Türkiye’de başarıyla uyguladığını anlamak gerekiyor.

Örneğin, bugün medya ve sermaye dünyasının önde gelenlerin çoğu köken olarak Batılı hatta Kemalist hayat tarzına sahip kişilerden oluşuyor. Ancak bunlar politik olarak AKP’li bir noktaya evirildiler ve iktidar ile bir tür ortaklık içindeler.

Hatta bir tür oksimoronu andırmakla birlikte Türkiye’de “seküler-İslamcılar” olduğunu söylemek mümkün. Eğitimleri ve hayat tarzları seküler olan bu kişiler, politik olarak İslamcılarla birlikteler ve onların fikirlerinin meşrulaştırılmasında büyük rol oynuyorlar.

AKP bu modelin bir benzerini Kuzey Kıbrıs’ta yapabilir. Yüzyıllardır Kıbrıs’ta yaşayan kesimlerin içinden çıkmış, hayat tarzı ve eğitimi geleneksel Kıbrıs anlayışına göre olan ancak politik olarak Türkiye’deki İslamcılarla aynı düşünceleri paylaşan kişiler yeni Kıbrıs siyasetinin anahtar aktörleri olabilir.

Böylece kale içten fethedilmiş olur ve sonunda nihayet Kıbrıs’ın da “hakiki manada fethi” gerçekleşmiş olur. Nitekim bunun ilk işaretlerini görmek de hiç zor değil.