• 6.03.2020 00:00
  • (800)

 Elimizdeki teorilere göre İslamcılığın önünde sonunda Türkiye’yi savaşan bir ülke haline getireceği belliydi. Bu teorilere kulak kabartırsak, İslamcılık savaş halini normalleştirmek yani kalıcı hale getirmek isteyecektir.

Türkiye’de popüler bir laf vardır: Depremle yaşamaya alışalım. Bu sözü politikaya tercüme edersek Türklere artık savaşla yaşamaya alışın demek gerekiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin Suriye ile daha açık bir savaşı arzuladığını son konuşmalarından birinde ifade etti. Erdoğan, Rusya lideri Putin’e “Suriye ile aramızdan çık bizi baş başa bırak” demiş. Bu Türk karar alıcıların savaş konusunda isteğini ortaya koyuyor.

34 askerin şehit edilmesinden sonra Türkiye, bir anda son üç yıldır izlediği dış politikayı tersine çevirdiğini gösteren işler yaptı.

Önce şunun altını çizelim: Türkiye son üç yıldır, Rusya merkezli bir siyaset izleyerek adeta NATO bloku içinde “kanayan yara” olarak rol almaktaydı. Bu “kanayan yara” modelinden en başta Putin çok mutluydu.

Ancak son iki gün içerisinde Türkiye bir yandan Rusya uçaklarına saldırdı öbür yandan Hizbullah ve İran askerlerine saldırdı. Hizbullah kaynakları sekiz “savaşçılarının” Türkiye veya Türkiye destekli gruplar tarafından öldürüldüğünü duyurdu.

Eğer bu sinirden verilmiş bir tepki değilse bu sefer Ankara, NATO çevrelerine, bu sefer Rusya ve müttefiklerine karşı “kanayan yara” rolünü oynarım demekte.

Ancak burada önemli olan şu: Ne Rusya ne İran Türkiye’nin tamamen gönüllü ve kalıcı biçimde kendi taraflarında olacağını bekledi. O nedenle Türkiye’nin iki ülke ile de ilişkileri yüzeysel bir pragmatizm üzerinden akıyor.

Ne var ki daha kötü bir durum var: Batılı çevrelerde Türkiye konusunda tamamen ikna olmuyorlar. Türkiye’nin neredeyse altı yıldır sürekli zikzaklar çizen, bir günü diğer gününe uymayan siyaseti, Batılı blokta da şüpheci bir algı inşa etti. Buna göre Türkiye’yi bir tür kaybettiğini anlayan Batılılar, imkanlar elden verdiğince Türkiye’nin etinden sütünden yararlanmaktan başka bir şey istemiyorlar.

Türkiye artık Batı için sadece bir tampon ülkedir.

Eğer Türkiye, Suriye’de zamana yayılmış biçimde Rusya, İran ve Hizbullah gibi aktörlerle zaman zaman didişen bir vekalet rolüne gönüllü olarak talip olursa sırtını okşayan bazı Batılılar elbette olacaktır.

Burada asıl sorun ise Türkiye’nin “bir o tarafa bir bu tarafa oynarım” şeklindeki politikalarının esas maliyetinin Türk toplumunun ve devletinin erozyona uğraması olduğunu anlamaması. Türkiye, bu anlamsız dış politik zikzakları maliyetsiz yapmıyor, bütün bu iniş çıkışların maliyeti ekonomik ve toplumsal erozyon.

Sırtına koyduğu Stinger ile Rus uçağı düşürmeye çalışan Türk askerlerini, yanlışlıkla düşürdükleri bir Türk SİHA’sı önünde mutluluk çığlıkları atan Türk-yanlısı cihatçıları görünce sahada da işlerin kontrolden çıktığını anlıyoruz. Bu tip kontrolsüz işlerin Rusya tarafına büyük bir hasar vermesi gibi bir “kaza” ile sonuçlandığını insan düşünmek bile istemez.

Burada kritik bir konu ise ordunun siyasallaşması. Elbette TSK, sivil yönetime tabi olacaktır. Ancak, bu sivillerin savaş taktiklerini idare edeceği anlamına gelmemeli. Şu an ki model, TSK’nin profesyonel yani askerlik mesleğinden gelen bakış açısını karar alıcılara aktarması imkansız bir model.

Fiilen Türk ordusunu yöneten Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’dır. Ancak Akar, TSK’yi siyaseten değil bizzat fiili olarak yönetmektedir. Kısaca yazarsak Türk ordusunun Suriye savaşının başındaki isim teknik olarak siyasi ve sivil olan Akar’dır. Akar’ın son tahlilde siyasi bir aktör olduğunu hesaba katarsak bu modelin kararları siyasi mi profesyonel askerlik icabı mı verdiğini bilmiyoruz.

Şu anda subayların değil sivillerin “komutanlık” yaptığı bir savaş izlemekteyiz. Türkiye-Suriye savaşının diğer önemli bir “cephesi” ise elbette iç politika.

15 Temmuz, Cemaatle savaş gibi kavramlarla bugüne kadar yeni rejim inşası artık bundan sonra Suriye ile savaş bağlamında devam edecektir.

Her savaş yeni bir rejim inşa eder.

Sanırım bugün Türkiye’de kabaran milliyetçi, militarist dalga Kurtuluş Savaşı’nda bile yoktu. Bu dalganın yeni bir toplum yarattığını görmek gerekiyor.

Daha garip olanı şu: Erdoğan’ın inşa ettiği bu militarist-İslamcı-Türkçü-milliyetçi dalgayı her kesimden satın alanlar var: Erdoğan’a kızan bazı dindarlar bu söylemin dini tarafını beğeniyor yine Erdoğan’a kızan bazı sekülerler ise göçmen karşıtı politikaları satın alıyor…

Kısacası Erdoğan’ın kabarttığı bu muazzam dalga, toplum tarafından büyük mutlulukla kabullenilmiş durumda. İnsanlar bir cezbe – trans – halinde.

Bu büyük dalga karşısında konuşmak, farklı düşünmek bile cesaret istiyor. Herkes aynı şeyi söylediği ve düşündüğü için farklı düşünen haklı olacağına kimse ihtimal vermiyor.

Ancak, stadyumlarda Türk bayrağı sallayanlar, Instagram’ da profil resmine ay-yıldız koyanlar, camide huşu içinde Fetih suresi okuyanlar velhasıl bu büyük popülist dalgaya kendini kaptıran herkes Erdoğan ile yeni rejimi kurmak için çalışmış oluyor.

Türkiye’nin makul bir rota üzerinde tutan iki büyük parametreden biri dış politika çöktü. Elde kalan yegane parametre artık ekonomik bozulmanın toplumda bir rasyonalite üretmesi. Ancak kabaran popülist dalganın büyüklüğünü görünce, ekonomik çıpanın da alaşağı edilme ihtimalini yabana atmamak gerekiyor.

Belli ki Türkiye’yi Erdoğan yeni bir yola soktu. Ve hepimiz bu yolu sonuna kadar gidip sonucunu görmekten başka bir çıkışa sahip değiliz. Umarım yolun sonunda iyi bir yere varırız.