• 8.08.2021 07:07
  • (106)

Siyasal ve sosyal sorunlar çözülmeden devam ettikçe nitelik de değişir. Örneğin etnik bir sorun eğer elli yıl çözülmezse artık başka bir evreye girer.

Türkiye yakın tarihinin ilk büyük “mega yangını” sonrası ülkeye bakarken, bazı sorunların uzun yıllar çözülemediği için artık nitelik değiştirmeye başladığını görüyoruz.

Bunlardan birincisi, sosyal dokunun Türkiye’de ciddi biçimde zedelenmiş olmasıdır. Hal böyle olduğu için konu ister yangın, ister göçmenler, ister ekonomi olsun, her sorun bu hasar görmüş dokulardaki yarayı acıtıyor.

Bunun en tipik örneği Kürt meselesi. Kürt sorunu artık geniş kitleler arasında duygusal kopukluk meydana getirmeye başlamış vaziyette.

Bunu yangın olayında üzücü biçimde açıkça gördük.

Politik bir gerekçe olmaksızın günlük hayatın kodları içinde Kürtlerden kopmuş büyük bir Türk kitlesi var. Bu insanlar için Kürtler artık bir tür “yabancı” yahut “istenmeyen” olarak kodlanıyor.

Çeşitli grupların kendiliğinden yol kesip kimlik kontrolü yapmaya başlaması bunun en tipik yansıması.

Esasen bu tip hadiseler devletin egemenliğinin ağır ihlalidir. Üstelik küçük çaplı gerçekleşmeleri de bu egemenlik ihlallerinin ağır niteliğini değiştirmez. Burada önemli olan sıradan yurttaşın yol kesip bir tür “hükümet” etme halini normalleştirmesidir. Bu tür eşikler küçük biçimde aşılsa bile büyük çaplı kalıcı etki üretir.

Diğer büyük bir sosyal kırılma ise sekülerler ve muhafazakarlar arasında gerçekleşiyor. Burada kritik bir dinamik doğuyor ve bunu çok ciddi tartışmak lazım.

Bilindiği üzere Kürt sorunu salt demografik değil aynı zamanda bölgesel bir sorundur. Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı yere “Kürdistan” denmiyor ama resmi söylemin kullandığı “Güneydoğu” dahi dolaylı olarak bu bölgesel boyutu ifade ediyor. Bölgesel boyutu olan politik sorunları çözmek ise çok daha zordur.

Şimdi Kürt meselesini andıran biçimde bir tür seküler mekânsal tahayyül doğuyor. Bu tahayyül zaten uzun bir süredir çeşitli şekillerde ifade ediliyordu. Örneğin anketçilerin kullandığı “kıyı bölgeler”, “denizlere ulaşmak”, “kıyı savaşları”, “kıyı şeridi” gibi kavramlar esasen bu meselenin apolitik ifadesinden başka bir şey değildir.

Bilindiği üzere Türkiye’de devletten çekinildiği için bazen politik sorunlar apolitik isimlerle açıklanır.

Yine üzerinde az çalışma yapılsa bile artık sosyolojik bir gerçeklik olan “laik iç göç” meselesi var. Pek çok insan günlük hayatın seküler mi, dine göre mi yaşanacağı tercihleri yüzünden ülkenin batısındaki kasabalara ve şehirlere göçüyor.

Burada kritik ve endişe verici olan nokta ise yangın hadisesinin en azından bazı sekülerler için bu doğmakta olan mekânsal tahayyüle göre yorumlanmış olduğudur.

Daha açık yazmak gerekirse, bazı sekülerler kendi gündelik kültürleri ile özdeşleşmiş bölgelerin yangında devlet tarafından ihmal edildiğini düşünüyor.

Nitekim, THK gibi bir kurumun bir sembol olarak 2021 yılında Türkiye siyasetinin anakronik biçimde tam da göbeğinde bir konu haline gelmesi bununla çok yakından ilgili.

Esasen hepimiz biliyoruz ki THK meselesinde konu sadece hangarda çürütülen uçaklar değil.

THK, bir açıdan bakarsak, sekülerler için “başörtüsü” gibi bir sembol. THK’nın uçaklarının çürütülmesi, sekülerler için İslamcıların Kemalist kurumları erozyona uğratması ve yok etmesini sembolize ediyor.

Bu bağlamda dindarların şunu unutmaması gerekiyor: Tıpkı dinlerin “şeairi” yani sembolleri olduğu gibi seküler ideolojilerin de sembolleri var. Siyasal hoşgörü bunlara da karşı nazik olmayı gerektiriyor.

Yeri gelmişken de belirtmek lazım: Kemalizm’in sembolleri göreceli olarak İslamcılığın sembollerine göre artık daha güçlü.

Kısacası uzun süredir çözülemeyen laikler ve muhafazakarlar arasındaki kavga yavaş yavaş “başkalaşmakta”dır.

Eğer insanlar bir sorunun makul sürece devlet tarafından çözüleceğine olan inançlarını kaybederlerse kendileri başlarının çaresine bakar. Buna ekonomiden bir örnek halkın yastık altındaki altınlarıdır.

Tıpkı bunun gibi sekülerler ve muhafazakarlar arasında uzayan sorunlar, her iki kesim arasında bazılarını “kendi başımızın çaresine bakalım” şeklinde düşündürmeye başlamıştır.

Bunun en endişe verici boyutu iki taraf arasındaki gerilimin mekânsal bir duygu boyutu kazanmaya başlamış olmasıdır.

Aslında sekülerler ve muhafazakarlar arasındaki sorunların mekânsal/coğrafi boyutunu bazı akademisyenler tartışmıştır. Örneğin, Claire Hancock 2008 yılında Türkiye ve Fransa’yı bu konuda ama biraz daha mikro düzeyde mukayese eden bir makale yayımlamıştır. Ancak, Türkiye’de bugün itibari ile bu konu daha ileri ve büyük bir boyutta sonuç üretmeye başlamıştır.

Böylece bazı yurttaşlar için vatan, millet, yurt, memleket, kimlik, vatandaş gibi kavramalar farkında olmaksızın buharlaşmaktadır. Elinde silahı ile yol kesip kimlik sorgulayan kişiler açısından vatan, sınır ve vatandaş kavramları artık muğlaktır.

Ancak aynı biçimde kendini birincil olarak seküler olarak niteleyen ve devletin Marmaris yangınında yetersiz kaldığını düşünen bir vatandaş için de bu kavramlar muğlaklaşır.

Peki devlet ne yapmalı?

Eğer krizler, mekânsal duygu boyutu üretecek kadar gerilim üretiyorsa devletin acil olarak toplumsal yumuşama için adım atması gerekiyor.

Yok tam aksine bu gerilimlerin ürettiği enerji ile “siyasal popülizm gemisini yürütelim” denirse mekânsal yarılma büyümeye devam edecektir.