• 21.03.2011 00:00
  • (2310)

Libya'ya yönelik müdahaleyi parça parça irdeleyelim. Önce Fransa. Anlaşılan Fransa bu müdahaleyi kendi aculluğuyla başlattı. Yeteri kadar pişirip, mayalayıp, olgunlaştırmadı. Öyle bir tavır içinde olsa "önceliğin" kendinde kalmayacağından endişe etti. Bu ani girişimde Sarkozy'nin "kamuoyu nezdinde zelil olmuş imajımı birazcık olsun diriltebilir miyim" kaygısı rol oynadı. Öte yandan böyle yaparsak hala Fransa'nın "büyük devlet" olduğu izlenimini veririz muhasebesi öne çıktı.
ABD, Mısır ve Tunus'ta meydana gelen olaylardaki çekinik tavrını burada da sürdürmek istiyordu. Irak ve Afganistan işgallerinden sonra aldığı yaralar nedeniyle de Arap topraklarına bir kere daha müdahale etmekte mütereddit davranıyordu. Fransa'nın ön almasına bu nedenle sesini çıkarmadı. Kaddafi ne derecede yanlış birisi olursa olsun Fransa'nın bu hamlesi yakın ve orta vadede ne doğuracak, hep birlikte göreceğiz. Onu göremeyecek tek kişi muhtemelen Sarkozy olacak. Şimdi Libya'ya geçelim.
Kaddafi'nin ne menem bir lider olduğu malum. Üstüne edilecek tek kelime yok. Şimdi başka bir yol deniyor. Batı'nın topraklarına saldırısını Haçlı Seferi olarak nitelendiriyor. Bunu bir İslam-Batı karşıtlığı olarak konumlandırıyor. Halkını "devrim"e katılmaya, silahlanmaya çağırıyor. Nafile hepsi. Köprülerin altından çok su aktı. Kaddafi'nin yanında elbette ona bağlı bir ordu var ama unutmayalım ki halkın yarısı da ona karşı ve pençe pençe savaşarak kentleri ondan koparttı. Daha fazla gideceği bir yer yok Kaddafi'nin. İslam-Batı savaşı diyerek, internet ve "yeni normal"ler çağında halkını daha fazla kandıramaz.
Burada hatırlanması gereken bir nokta var. OD ülkelerinde despotik rejimler birbiri ardınca ortadan kalkarken Libya gibi bir ülkenin aynen devam edeceğini düşünmek ham hayal olur. Dolayısıyla Kaddafi'nin ne içerde ne de dışarıda tutunacak dalı kalmıştır. Kaddafi gidicidir. Önemli olan bundan sonrasının örgütlenmesidir.
Nihayet gelelim Türkiye'ye.
Muhtemelen Türkiye bu işten kazançlı çıkacaktır. Arap âlemiyle onca iyi ilişkileri olan Türkiye, bir Arap ülkesinin tepesine bomba yağdıran güç olmayı istemeyecekti. Bu bakımdan Paris'teki toplantıya çağrılmaması çok yerinde olmuştur. Bugüne kadar önce Libya'daki vatandaşlarının can güvenliğinin sağlanması ve tahliye edilmesi için çalışan, sonra bu hassasiyetini diğer ülke insanları için kullanan Türkiye'nin şimdiki önceliği ateşkesin sağlanması ve yerel halkın can güvenliğinin temin edilmesidir. Bunun dışında Paris toplantısında bulunmaması hem yukarıda söylediğimiz ikilemden, dar boğazdan onu kurtarmış, bundan sonraki sorumluluklara ortak etmemiştir hem de Fransa'nın aceleciliğini, kendi başına iş görme telaşını eleştirmesi bakımından ona fırsat hazırlamıştır. Öte yandan da Türkiye, bir Dışişleri yüksek yetkilisinin bize söylediği gibi "Fransa'nın ardına takılan ülke" konumunda olmamıştır.
Türkiye Tunus konusunda ama asıl Mısır olaylarında gösterdiği davranışı Libya'da göstermedi mi sorusu bu bakımdan önemli. Aradaki fark hatırlanmazsa Türkiye'nin Libya'da biraz daha ağır davrandığı düşünülebilir fakat, daha önce Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun bizzat açıkladığı gibi, Mısır'la Libya kurumlar bakımından çok farklı iki ülkedir. Mısır'da ordu tümüyle farklı bir noktadaydı. Türkiye orada iç savaşın olmayacağını görerek hareketini tayin etti. Libya'da ise iç savaş çıkmıştı ve bu noktadan sonra bir müdahale herhalde öncelikle Libya halkına zarar vermek anlamına gelirdi.
Bunlara rağmen şimdi Türkiye'nin yeni oluşan pozisyonlarda biraz daha farklı davranması gerekecektir. Unutmayalım, 1911'de yani 100 yıl önce, sonradan devrim yapacak ve yeni bir devlet kuracak kuşaklar bugünkü Libya'da dövüşmüştü. Tarih tekerrür etmiyor elbette; o hayaldir, ama, Libya'nın Türkiye için ifade ettiği bambaşka bir mana da vardır. Türkiye bunu bilecek kadar kendi geçmişini, daha önemlisi, geleceğini tanımaktadır.