• 11.03.2011 00:00
  • (30395)

İklim Bayraktar, bazen sakin bazen de ağlamaklı bir ses tonuyla konuşuyor Fatih Altaylı’ya. Kameralar önünde altına imza attığı, CHP’yi karıştıran olaylar dizisini anlatıyor. Yüzü ara ara üzgün, ara ara da tehditkâr bir ifade alıyor; onu izlerken –hangi pozu takınırsam takınayım-, anlattıklarında samimi olup olmadığını bir türlü anlayamıyorum. İzleyenlerde bıraktığı his, yol açtığı veya ortaya çıkardığı siyasi skandalın, sadece ve sadece başına gelen talihsiz olaylar zincirinden ibaret olduğu yönünde.

İklim Bayraktar’ın söylediklerinden aklıma en çok Kılıçdaroğlu’yla yaptığı görüşme yerinden “kale” olarak bahsetmesi takılıyor. CHP Genel Merkezi’nde Genel Başkan’ın bulunduğu katı “kale” olarak niteleyen Bayraktar, bu sözü ilk olarak telefon görüşmesinde YARSAV eski Başkanı Ömer Emin Ağaoğlu’na söylüyor: “Bak dört saattir oradayım ya. 45 dakika görüşebilmek için dört saattir onların içinde, orada, ‘kale’de en üst kattayım ya.”


“Kale” sözcüğünün tek başına kullanım değeri kalmamıştır aslında. Bunun için olsa gerek, siyasiler de rakipleriyle atışmalarında bu sözcüğü tek başına pek kullanmaz. Mutlaka yanına bir yeri “ele geçirmek”, bir yeri “düşürmek” fiilini eklerler.

İklim Bayraktar’ın yol açtığı skandal, bu kişiden bağımsız olarak olayların doğuracağı sonuçlar üzerinden değerlendirildiğinde, CHP’nin “kale”sini düşürecek nitelikte ve boyutta görünüyor. Adına ister “taciz” ister “kaset” veya ister “dinleme” skandalı densin; bu olaylardan doğrudan CHP’nin “kale”sinde bugün oturan, iki isim etkilenmektedir. Birisi Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu. Diğeri, Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin. Bu iki ismin, koltuğu doğrudan etkilenmektedir. Kemal Kılıçdaroğlu, yapmaması gereken bir şeyi yapmıştır; İklim Bayraktar ile 45 dakika boyunca –adı hiç önemli değil- kişilere ve partilere yönelik şantaj sayılabilecek bir konuyu görüşmüştür. Bu tutumuyla, liderlik koltuğunu ve siyasi kişiliğini tartışmaya açmıştır. Gürsel Tekin, partinin ikinci önemli ismi. Kendisi kabul etmese de İklim Bayraktar’dan, eski Genel Başkanı’nın “taciz” hikâyesini dinliyor. Bunu öğrenmesi tabii olarak bir sorun teşkil etmez. Ancak, Bayraktar’ı Genel Başkanına yönlendirme gafletine düşerek, siyasi hayatındaki en büyük hatanın da altına imza atıyor. Deniz Baykal, bence burada küçük bir ayrıntı. Bu olay, sadece onun seçimlerden sonraki dönüş ihtimaline son bir darbe indirmiş oluyor; hepsi bu kadar. Bu olaydan bir “mağduriyet” çıkarmaya çalışıyor yılların verdiği o ‘tecrübe’ ile. Ama onun da maskesi çok geçmeden düştü; Baykal’ın “İklim Bayraktar da beni evine çağırdı” sözleri yetiyor, maskesinin düşmesine.

Bu üç isim etrafında uç veren siyasi skandal, İklim Bayraktar’a göre tamamen talihsiz olaylar dizisi. Sonuçlara bakıldığında, Bayraktar’ın “talihsiz” dediği bu olayların bir “ruhu” var gibi görünüyor; o da CHP’deki “kale”yi hedeflemiş durumda. Yani, CHP’nin başının, yönetiminin düşmesiyle sonuçlanabilecek özellikte.


Peki, CHP’de taşları yerinden oynatacak, bu olup bitenin nedeni CHP’nin yeni Kürt politikası olabilir mi?

CHP Milletvekili Muharrem İnce, bir gece, morali bozuk ve biraz da alkollü halde bu skandalın başoyuncusu İklim Bayraktar’ın evinin önüne gidiyor. İnce’nin “derdi” ve “kederi” CHP MYK’sında alınan Kürt açılımıyla ilgili yeni kararlar. İnce, Genel Başkanını İklim Bayraktar’a şikâyet ediyor. CHP içinde Kılıçdaroğlu’ndan duyulan bir rahatsızlık varsa, –ki olduğu anlaşılıyor- bu da Kılıçdaroğlu-Gürsel ekibinin yeni Kürt politikasıdır.

Kemal Kılıçdaroğlu-İklim Bayraktar görüşmesinin tarihi bence dikkat çekici. İkili, 21 şubat günü görüştü. İklim Bayraktar, Kürt açılımıyla ilgili Van’daki toplantıdan döndüğü gün Kemal Kılıçdaroğlu’nu görmeye gitti. Bu buluşma, Kılıçdaroğlu’nu koltuğundan edebilecek bir skandalla şimdi gündemde. Bugün değil belki ama seçimlerden sonra, bu skandal yüzünden CHP’nin bugünkü “kale”si düşebilir. “Hakikatleri Araştırma Komisyonu”, “Kürtçe eğitim”, “Genel af” gibi Kürt politikasında yeni adımlar atmaya soyunan bu ekibin, ipi böyle bir skandalla çekilmiş olabilir. Kılıçdaroğlu ve Tekin, bu olayla bugün Kürt açılımının bedelini ödüyor gibiler.

 

Şerzan’ın anne ve babasından çağrı

Şerzan Kurt, 12 Mayıs 2010’da Muğla’da sivil polis memuru Gültekin Şahin’in silahından çıkan kurşunla öldü. Şerzan’ın annesi Nejla ve babası Ömer Kurt, o gün bugündür katilin ve arkasındaki güçlerin ortaya çıkarılması için hukuk mücadelesi veriyor. Eskişehir’de görülecek olan davanın dördüncü duruşması için acılı anne ve baba kamuoyuna şöyle sesleniyor: “Büyük bir emekle ve özenle büyüttüğümüz, sevgi, hoşgörülü, farklı olana saygı duyma duygusuyla yetiştirdiğimiz oğlumuz Şerzan Kurt’u üniversiteye okutmak için gönderdik. Kalem ve kitaplarından başka savunma aracı olmayan Şerzan’ı korumakla görevli bir polis infaz etti. Türkiye halklarının vicdanına sesleniyoruz. Başta bu ülkenin aydınlarına, demokratlarına, insan hakları savunucularına, devrimcilerine, liberallerine, dindarlarına, kısacası herkese sesleniyoruz. İnsanlarımız ve gençlerimiz orantısız şiddete maruz kalmasın, kimse kimseyi ötekileştirmesin ve bu ülkede gençler öldürülmesin. Gençlerimize kalkan ellerin önünde set olalım.”

[email protected]