• 22.04.2011 00:00
  • (2483)

BDP’nin desteklediği yedi aday için Yüksek Seçim Kurulu’ndan çıkan veto kararı, tartışılmaya devam ediyor.

Bu kararın yol açtığı olaylara ve can kayıplarına bakarak, bürokratik kurumların, toplumsal-siyasi hayat üzerinde hâlâ büyük etki ve güce sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Demokrasilerdeki güçler dengesinin varlığı kuşkusuz inkâr edilemez.

Yargının bağımsızlığı, kurumların özerkliği elbette olmalı.

Ama...

Asker ya da sivil bürokrasinin bir ülkenin siyasi dengelerini böyle yerinden oynatacak, nüfusun bir bölümünü isyana sürükleyecek kadar güç/iktidar sahibi olması bana pek mantıklı, olabilir, gelmiyor.

Bu yaşadıklarımız, bana daha çok, demokrasiye geçişte bürokrasinin direnişi gibi geliyor.

İçinde iktidar çekişmesi yok mudur; mutlaka vardır.

Yargının siyasallaştığını zaten bir kere kabul ettikten sonra, yargının aldığı kararlara da şüpheyle yaklaşmamak abes olur.

Bugün kamuoyunun en çok merak ettiği soru, YSK’nın veto kararının hangi süreçlerden geçtikten sonra alındığıyla ilgilidir.

Bir tarafta komplo teorileri var. Bu grup kendi içinde ikiye ayrılıyor. Kürt siyasi çevreleri, YSK kararının siyasi sorumluluğunu AKP’ye yüklemek için akıl dışı teoriler öne sürüyorlar.

İkinci grup ise “derin devlet”in (YSK kastedilerek) BDP’li adaylara siyaset yolunu kapatarak Kürtleri AKP’ye karşı kışkırttığını ve savunuyor.

Diğer taraf ise YSK kararında hukuksal sürecin işlediğini ancak “tecrübesizliğin” bu sonuca yol açtığı görüşünde.

Kuşkusuz içinde siyasi-ideolojik etkiler bulunsa da bir grup olup biteni görünenle, diğer grup ise bununla yetinmeyerek, görünenin ötesine geçerek anlamaya çalışıyor.

Sonuçta herkesin anlamakta zorlandığı bir kararın olduğu bir gerçek.

Ben de kaç gündür, Güneydoğu’da sokakları yangın yerine çeviren, iki göstericinin ölümüne yol açan bu YSK vetolarını anlamaya çabalıyorum.

Görünenin, resmî açıklamaların beni doğru bilgiye götürmediğine eminim. Türkiye’nin yakın tarihinden süzülen sayısız “adlî hokkabazlık” örneği hafızalarda hâlâ taze.

Bu ülkede siyasi çekişmelerin en rafine yaşandığı merkezin yargı olduğu bir gerçek.

YSK’nın veto kararı da maalesef toplumda, böyle bir şüpheye yol açmış durumda.

Ankara-İstanbul-Diyarbakır hattında mekik dokuyan bir hukukçu arkadaşım, YSK kararının şekillenmesiyle ilgili çok ciddi bir bilgiyi bana aktardı. Konun güncelliği üzerine bunu okurlarla paylaşmadan edemedim.

İddiaya göre YSK, aralarında Hatip Dicle ve Leyla Zana’ın da olduğu BDP’li adayla ilgili karar oluştururken, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne üye kimi yargıçlardan mütalaa aldı. Kararını, bu yargıçlardan aldığı hukuki tavsiye doğrultusunda oluşturdu.

Dün, gün boyu bu iddiayı YSK’ya sorabilmek için Ankara bürodaki arkadaşlarla birlikte yetkililere ulaşmaya çalıştık. Ancak, kurulun toplantıları geç saate kadar sürdüğünden, görüşme şansı bulamadık.

YSK’nın veto kararının oluşmasında Yargıtay Başsavcılığı’ndan görüş aldığı basına yansımıştı. Fakat, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nden görüş alışverişinde bulunup bulunmadığına dair herhangi bir bilgiye rastlamadım.

Ancak daha önce tutuklanan DEP’li milletvekilleri Leyla Zana, Hatip Dicle, Selim Sadak ve Orhan Doğan’ın Yargıtay’daki dosyalarına bu daire bakmış.

Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM)’nin bu dört isim hakkında TCK’nın yasadışı örgüt üyeliği fiilini düzenleyen 168. Madde uyarınca verdiği 15 yıl ağır hapis cezasını, Yargıtay 9. Ceza Dairesi onamıştı. YSK, bu bağlantı yüzünden, bu daireye üye yargıçlardan görüş alma ihtiyacı hissetmiş olabilir.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin YSK’nın veto kararında adının geçmesi ilginç bir tesadüf mü acaba? Zira daha önce Türkiye’yi karıştıran çok önemli bir başka kararın altında, bu dairenin imzası vardı.

9. Ceza Dairesi, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) tutukluluk süresini düzenleyen 102. maddesinin uygulamaya girmesiyle birlikte, müebbet hapse mahkûm Hizbullah’ın 10 kişilik lider kadrosunu tahliye etmişti.

Yüzlerce cinayetten yargılanan o Hizbullah üyeleri bir daha yakalanamadı. Yurtdışına kaçarak izlerini kaybettirdiler.

O karar da bölgede siyasi tansiyonun yükselmesine neden olmuş; bugünküne benzer biçimde, yargıyı yine tartışmaya açmıştı.

Bu satırların yazıldığı saatlerde YSK, krizi bitirecek kararını açıkladı. BDP’nin desteklediği adaylara seçim vizesi vererek, Türkiye’ye derin bir soluk aldırdı.

Bu krizin çözülmesinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün çabası takdire değer. Muhakkak, hükümet de bu kararın oluşmasında –perde gerisinde çalışarak- katkı sundu.

Ancak Kürtlerin demokratik tepkisi olmasaydı, acaba YSK böyle karar verir miydi diye de düşünmeden edemiyorum.

Kürt siyasetçilerin bu krizden çıkarması gerekli önemli bir ders: Sokakta sivil araçlara, işyerlerine molotofkokteyli atarak yakma girişiminde bulunan bu vandalizme, karşı çıkın! Kontrol edemiyoruz, bahanesinin arkasına sığınmayın. Sağı-solu yakma girişiminde bulunanları gerekirse kendi elinizle polise teslim edin. Yoksa o molotofkokteyli sadece düştüğü yeri değil, hepimizi yakar.

[email protected]