• 29.04.2011 00:00
  • (2876)

Tunus, Mısır ve Libya’dan sonra Arap baharı Suriye’yi de etkisi altına aldı. Adı yanıltmasın, Suriye sokaklarında kanlı bir bahar yaşanıyor. Ölü sayısı daha şimdiden binlerle anılmaya başlandı. Esad yönetiminin de Kaddafi gibi çareyi, muhalefeti şiddetle sindirmekte aradığı gelen haberlerden anlaşılıyor.

Beşar Esad yönetiminin iktidardan düşmesi ihtimali masada. Hesaplar artık Esad sonrasına göre yapılıyor. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu saran değişim rüzgârından Şam yönetiminin kaçması pek mümkün değil. Ömrünü belki biraz daha uzatabilir; anlaşarak zaman içinde çekilebilir; ama değişim kaçınılmaz.

Dera kentinde yaşanan katliam üzerine dünyanın gözünün çevrildiği Suriye’deki gelişmeler Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Zira Suriye hem kapı komşumuz hem önemli bir Kürt nüfusuna sahip. Bunun için orada yaşanan olaylar bizi iki kez daha fazla ilgilendiriyor.

Peki, Türkiye’nin Esad sonrasına ilişkin bir hazırlığı, somut bir planı var mı? Varsa ne düzeyde?

Basına sızan bilgilere göre olayların büyümesi ve iç savaş tehlikesi üzerine hükümet geç de olsa “B Planı” olarak adlandırdığı, Esad sonrasına ilişkin değişik senaryoları ve tedbirleri gündemine aldı. Ancak anladığım kadarıyla bu tedbirler daha çok güvenlik önlemleriyle sınırlı. Suriye sınırındaki karakollara takviye yapıldı. İnsansız hava araçları kaydırılarak sınır 24 saat gözlem altında tutuluyor. Olası göç ihtimaline karşı Hatay, Kilis, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin ve Şırnak gibi sınıra yakın yerleşim yerlerinde kamp ve hastane kurma hazırlığı yapılıyor...

Beşar Esad sonrası için hükümetin henüz siyasi bir proje geliştirmediği ise alınan bu tedbirlerin niteliğinden anlaşılıyor. Birtakım senaryoların masada olduğu elbette söylenebilir. Ancak bu senaryoların Kürt sorununa ilişkin dış politikamızı belirleyen kırmızı çizgilerde köklü bir değişimi öngördüğü söylenemez.

ABD’nin 2003’te Irak’a müdahalesiyle Kuzey Irak’ta ortaya çıkan durumu hatırlayalım. Saddam’ın düşmesiyle Irak Kürtleri kendi bölgelerini otonom bir devlete dönüştürdü.

Aynı yıllarda İmralı’da Öcalan ve PKK’nın “demokrasi ve insan hakları” ile sınırlı olan talepleri radikal bir değişime uğradı. Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesi’nden esinlenerek çıtayı daha da yükselttiler ve “demokratik özerklik” talep etmeye başladılar. Kürtlerin buna ne kadar hakkı olup olmadığı ise ayrı bir tartışma konusu. Söz konusu özgürlükler olunca, kimsenin bu hakları onlardan esirgemeye hakkı yok aslında.

Sekiz yıl önce Türkiye, Saddam sonrası döneme uygun siyasi bir proje geliştiremediği için ağır fatura ödemek zorunda kaldı. Kürt sorunu derinleşti, binlerce genç çatışmalarda yaşamını yitirdi; ekonomik kayıplar ise hesap edilemeyecek kadar karışık ve yüksek.

Türkiye bugün de Esad rejiminin düşmesi durumunda ortaya çıkacak yeni durumu karşılayacak Kürt politikasından yoksun görünüyor. Esad sonrası Kürtler, Kuzey Irak’ta olduğu gibi yönetimde söz sahibi olabilirler. Bu da eski statükonun tümden dağılması, yeni bir konjonktürün ortaya çıkması anlamına geliyor.

Suriye’de 2003 yılında PKK’nın da katkılarıyla kurulan PYD (Demokratik Birlik Partisi) Kürtlerin yoğun yaşadığı Afrin, Kobani, Kamışlı, Haseki ve Halep’te örgütlü durumda. Örgütün yeni lideri Salih Müslim Muhammed, bu son olaylar sonrasında Suriye Kürtlerinin talebini “özerklik” olarak formüle etti. Esad rejimi düşsün ya da devam etsin; Suriyeli Kürtlerin talepleri “özerklik”ten daha aşağı olmaz. Türkiye’deki Kürtlerin de bu yeni durumda taleplerini “demokratik özerklik”ten “federasyon”a çıkararak zenginleştirmeleri şaşırtıcı olmamalı.

Burada Türkiye açısından sorun şu; Suriye’deki değişim bölgedeki statükoyu sarsmaya başladı bile. Türkiye, hâlâ çözemediğimiz Kürt sorunu üzerindeki -en azından sınırlı olan- kontrolünü de her an kaybedebilir. Dışişleri veya hükümet ya da devlet, Türkiye’yi Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan Arap baharının dışında görerek bir süreliğine daha böyle rahat davranabilir; ama bu rüzgâr öyle sanıldığı kadar bizim dışımızda değildir. Kürt sorunu da bizim “Türk baharı”mız olarak nitelenebilir. Çözüm şimdilik seçim sonrasına ertelenmiş durumda. Herkes memnun görünüyor; ama bence bu hava Türkiye’nin yalancı baharı.

Son günlerde bölgeden gelen çatışma haberleri Kürt sorunu adına hiç de iyi sinyaller vermiyor. Çatışma ve ölümler seçim öncesi tansiyonun yükselmesine ve çatışmaların karşılıklı olarak tırmanmasına yol açabilir.

Sekiz yıl önce “demokrasi ve insan hakları” çerçevesinde çözülme ihtimali olan bir soruna bugün “demokratik özerklik” modeliyle çözüm aranıyor; bu kez de çözüm gelişmezse, gerisini varın siz düşünün.

[email protected]