• 3.05.2011 00:00
  • (2622)

New York’ta Dünya Ticaret Merkezi binalarına yapılan saldırının üzerinden 10 yıl geçti. Yanan İkiz Kulelerin birbiri ardına yıkılışı ise hâlâ hafızalardadır. Üç bin insanın feci şekilde ölümüne yol açan bu saldırının etkileri büyük oldu. ABD, Afganistan ve Irak’a müdahale etti. Sonuçları bugüne kadar süregelen o saldırıların emrini veren isim Usame Bin Ladin ise iki gün önce Pakistan’da düzenlenen bir baskında öldürüldü.

11 Eylül saldırılarından sonra kuşkusuz en çok tartışılan tezlerin başında “medeniyetler çatışması” geliyordu. Saldırıların şokunu yansıtan bu tez her ne kadar dünyadaki “yeni durumu” açıklamaya çalışıyor gibi görünse de aslında özgüveni sarsılan Amerikan toplumuna saldırgan bir savunma doktrini öneriyordu.

Amerikan yöneticileri ve Batılı devletler tarafından bu tezin ne kadar benimsenip benimsenmediği bir tarafa; Doğu’da hükümetler ve Müslüman toplum, Amerika ve müttefiklerinin askerî varlığını hep bu tezle açıklamaya çalıştı.

Bunun için olsa gerek ABD başkanları da her fırsatta, “Dinlerle savaşmıyoruz” açıklamasını yapma gereğini duydu. Liderler bunu kanıtlamak için zaman zaman üç dinin temsilcileriyle biraraya gelip dünyaya ortak barış mesajları gönderdiler. Usame Bin Ladin’in öldüğü haberini duyurmak için kameraların karşısına geçtiğinde ABD Başkanı Obama, sözlerini yine “İslam ile savaşmıyoruz” diyerek bitirdi.

ABD ve Batılı devletlerin 11 Eylül’den sonra güvenlik ve savunma politikalarını “medeniyetler çatışması” tezi üzerine inşa ettiklerini iddia etmek zor. Ancak bu, özellikle Batı’da değişik dinlerden ve kültürlerden gelen nüfusa karşı saldırı ve önyargıların arttığı gerçeğini değiştirmiyor.

11 Eylül saldırılarının ortaya çıkardığı bu gerilim, insanların daha fazla kendi aidiyetlerine, kültürlerine sarılmasına yol açtı. Dışa karşı mesafeli ve savunmacı olan bu tutum, içe karşı da bir o kadar korumacı eğilim gösterdi.

Yani 11 Eylül, medeniyetlerin savaştığı yeni bir yüzyıl doğurmadı ama medeniyetler arasında önyargıların daha fazla artmasına neden oldu; kültürler arasındaki çizgilerin tekrar kalın hatlarla çizilmesiyle sonuçlandı.

Fakat 11 Eylül saldırılarının izlerinin silinmesinde geçen 10 yılda önemli mesafe alındı. Bunda ABD’de demokratların adayı Obama’nın işbaşına gelmesinin, Neo-Con’ların ise iktidardan uzaklaşmasının payı var. Bu noktada Usame Bin Ladin’in öldürülmesi, “medeniyetler çatışması” olarak nitelenen bir dönemin bittiğinin tescili anlamına geliyor.

Zira 11 Eylül’den sonra Doğu’daki despotik rejimleri devirmeyi görev edinen ABD’nin artık geçerli bahanesi kalmamıştı; bu toplumlar bir süredir kendi rejimlerini zaten kendileri yenilemeye başlamıştı.

11 Eylül saldırıları Türkiye’yi de yakından etkilemişti. İstanbul, El Kaide saldırılarının hedefi olmuştu. Türkiye belki de şanslıydı; PKK bu sürede şiddete bir süreliğine de olsa ara verdi. El Kaide saldırıları uluslararası toplumu, terör ve şiddet saldırılarıyla ünlenmiş örgütlere karşı da birleştirmişti. Ancak Türkiye, o şansı tepti; bu rüzgârın etkisiyle silah bırakmaktan yana olan PKK’nın teslim olmasını bekleyip örgütü kaderine terk etti. Hükümet, 11 Eylül’ün doğurduğu rüzgârla PKK ve benzer örgütlerin artık sonunun geldiğini öngörerek, Kürt sorunu için de çaba sarf etme gereği duymadı. Durum ortada; çözülmeyen Kürt sorunu PKK’yı daha da büyüttü ve Türkiye’yi de içinden çıkılmaz zor seçeneklerle karşı karşıya bıraktı. Peki, şimdi hükümetin tavrı ne olacak? Yine “Terörün sonu yok, gelin teslim olun...” sözlerini duyar gibiyim. Umarım 10 yıl önce olduğu gibi yine kolaycılığa kaçılmaz, Kürt sorununun kendi kendine çözülmesi beklenmez; bu durumdan istifade edip Kürt sorununda yeniden askerî seçeneklere dönülmez. Çünkü adı üzerinde; Kürt sorunu, herhangi birini öldürerek ortadan kaldırılabilecek, çözülebilecek bir sorun değil. Aksine bu sorun etnik bir sorun ve her bir ölüm, bu sorunun büyümesine neden oluyor.

Aslında Türkiye’de devlet aklının nasıl çalıştığı biliniyor; hükümetler Kürt politikasını uluslararası ilişkiler elverdikçe, destekledikçe bu sorunu bastırmak ve çözmemek üzerine kuruyorlar. Devlet aklının bugün de farklı çalışacağını gösteren güçlü işaretler yok. Ama Ankara’nın benim gibi düşünenleri şaşırtabilmesi için bolca zamanı var.