• 18.07.2011 00:00
  • (5557)

 Diyarbakır cezaevindeki işkenceyi dünyaya duyuran Avukat Hüseyin Yıldırım, 30 yıl aradan sonra Türkiye’ye döndü. Yıldırım, Diyarbakır Savcılığı’na şikayet dilekçesi verip işkencecileri teşhis edecek 

 

Diyarbakır’ı âleme anlattı şimdi savcıya anlatacak  

 

 

2 Eylül Darbesi’ni, Diyarbakır, Elazığ, Konya ve Ankara- Mamak’ta işkence merkezlerine dönüştürülen hapishaneleri, buralardaki korkunç vahşeti dünyaya duyuran isim, Avukat Hüseyin Yıldırım 30 yıl aradan sonra Türkiye’ye döndü. Hüseyin Yıldırım, 1981 yılının kasım ayında tutuklanarak Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’ne konulduğu sırada avukatlık yapıyordu. Sıkıyönetim Mahkemeleri’nde tanınmış Kürt politikacıları Mehdi Zana, Şerafettin Kaya ve Selim Dindar ile birlikte hapishanelerdeki binlerce tutukluyu o savunmuştu.

Darbecilerin cezaevlerinde uyguladığı akıl almaz işkenceleri bizzat gördü; daha doğrusu yaşadı. Bir yıl sonra serbest bırakıldı ve yurt dışına çıktı. Avrupa’da ilk olarak Uluslararası Af Örgütü’ne üç gün darbe Türkiye’sinin cezaevleri hakkında bilgi verdi. Sonra tek tek bütün Avrupa ülkelerini gezdi, parlamentolarda konuştu, Diyarbakır cezaevinde yaşanan işkenceleri anlattı.

Yıldırım, Türkiye’deki darbe yönetiminin Kürtler üzerinde geliştirdiği baskı, şiddet ve yok sayma politikalarını da dünyaya duyuran isimlerin başında geliyor. Sürgündeki Kürt politikacılarla bir dönem birlikte hareket eden, 12 Eylül faşizmine karşı çıktığı için PKK ile yakınlaşan Hüseyin Yıldırım, daha sonra karşı çıktığı örgütün silahlı saldırısına uğradı; Yıldırım, bu suikasttan yaralı kurtuldu. İsveç’te yaşayan Hüseyin Yıldırım ile İstanbul’da görüştüm. Şimdi 74 yaşında. Yürüme güçlüğü çekiyor ama Türkiye’ye dönmekten de mutlu. Buradan önce doğduğu topraklara, Dersim’e gidecek. Sonra da Diyarbakır’a geçecek; işkence gördüğü, hâlâ bir anıt gibi şehrin göbeğinde duran Diyarbakır Cezaevi’nin bulunduğu kente... Boşuna değil elbet bu ziyareti. Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’ndeki işkencelerle ilgili yürütülen soruşturmaya katkı sunmak için şikâyetçi olacak. Yıldırım gördüğü ve tanık olduğu işkenceleri ve bildiği isimleri soruşturma savcısına yazılı bir dilekçeyle anlatacak. Ayrıca cezaevindeki işkencelerden sorumlu kişileri teşhis edebileceğini belirtip, yardım sunacak.

 

Türkiye’deki değişimin, dönüşünüzde etkisi oldu mu? 12 Eylül Darbesi’nin lideri Kenan Evren hakkında soruşturma başlatılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kenan Evren hakkında ancak 30 yıl sonra soruşturma başlatılabildi. Bu Türkiye için büyük bir adım sanılabilir fakat insanlık için o kadar da büyük bir adım değil. Meclis ve sivil siyaset maalesef darbenin hesabını soramamıştır, bu soruşturma da o kadar büyük bir gelişme sayılamaz. Üstelik adalet Evren’in ayağına gitmiştir; ifadesi böyle alınabilmiş ve fakat Evren, “Bugün olsa yine yapardım” diyerek posta koymuştur. Soruşturma sürüyor. Dava henüz açılmadı. Yani Türkiye’nin darbeyle hesaplaşması bakımından pek de ilerleme kaydedilmiş sayılmaz.

 

Türkiye bıraktığınız darbe Türkiye’si değil ama...

Evet, Türkiye de kaçınılmaz olarak değişti, değişiyor. Şunu itiraf edeyim; Türkiye Turgut Özal döneminde değişmeye başladı ama AKP döneminde bu değişim hızlandı, büyük bir ivme kazandı. Yaşadığım İsveç, Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri ekonomik krizle sarsılırken, Türkiye ekonomisi büyümeyi yaşadı. Bu AKP’nin başarısıdır.

 

Türkiye’ye dönmek için davet aldınız mı, hükümetin açık veya dolaylı bir çağrısı oldu mu?

Hayır, kimse beni dönmeye davet etmedi, çağırmadı; zaten böyle bir beklentim de yoktu. Uzun zamandır dönmeyi istiyordum ama seçimlerden sonrasını bekledim. Koşulların daha iyi olmasını istiyordum.

 

Mevcut siyasi durumu, devlet yönetimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Memleketin durumu sorulunca akla ilk olarak Kürt meselesi, PKK sorunu geliyor haklı olarak. Kürt sorunu için hükümetin attığı adımlar tartışılır. Kürt açılımının başlatılması cesaretli bir adımdı ama arkası gelmedi; bundan geri adım atıldı. Biliniyor işte bu geri adım seçim öncesi “Kürt meselesi yoktur, Kürt kardeşlerimin sorunları vardır” söylemiyle ifade edildi. Bu Kürt halkının kolektif haklarını göz ardı etme anlamına geliyor. Bu noktaya gelinmesinin iki nedeni var; birincisi Başbakan’ın seçim öncesi oy kaygısını fazla öne çıkarmasıdır. Ben bunu zayıf bir neden olarak görüyorum. İkinci neden Kürt meselesini ferdi haklara indirgeyerek askerle bir uzlaşma ihtiyacı duydu. Bu daha güçlü bir ihtimal ama tehlikeli olan da budur. Çünkü bu politika, Kürt meselesine köklü bir çözüm getirmeyeceği gibi çatışma ve ölümlerin sürgit devam etmesine yol açar.

 

Başbakan Meclis’te okuduğu hükümet programında bu sorunu “Kürt meselesi” olarak andı.

Evet, seçim öncesi sert söylemini terk etmiş görünüyor ama başka demeçlerinden anlayabildiğim kadarıyla hâlâ Kürt meselesini bireysel hak ve özgürlük sorunu olarak ele alıyor.

 

Siyasetçilerin de zorlukları olamaz mı? Bazen bir sorunu adım adım, dengeleri gözeterek, o problemi olgunlaştırarak çözüme gitme yolunu izliyorlar, yanlış mı bu?

Hangi dengeler gözetilirse gözetilsin; liderler bir sorunu olumluya doğru evirme, çözüm dilini, üslubunu kullanmak zorundadır. Yani PKK’ye ya da başka bir gruba kızmak, öfkelenmek o sorunun varlığını yok sayan bir dil kullanmayı gerektirmez. Bakın seçim öncesi Başbakan Erdoğan’ın kullandığı sert üslup, BDP’nin seçim başarısında etkili oldu. Çünkü bu siyaset kutuplaştırıyor. Hayatı Türk-Kürt diye ikiye bölüyor. Ben de seçimlerde Türkiye’de olsaydım oyumu BDP’ye verirdim. Tansiyonu bu kadar yükselterek herkesi taraf olmaya zorlarsınız o zaman da saflaşma baskın kimliklere göre şekillenir.

 

Başbakan’ın Kürt politikası umut vermiyor mu size?

Başlangıçta çok umutluydum. Kürt açılımı başladığında canı gönülden destekledim. Bedeli ne olursa olsun, sonuna kadar bu yönetime destek sunmak istedim.

“Başbakan Kürt sorunu vardır ve benim sorunumdur”, diyordu. Belki de o dönem, haksız yere BDP‘yi de eleştirdim, AKP ile uzlaşmaya yanaşmadığı için. Ancak gelinen aşamada Başbakan’ın kararsız olduğu ve her an fikir değiştirebileceği görünüyor; Kürt sorunu bir vardır bir yoktur, gibi...

 

Hükümet ne yapabilir?

Dünyada bu tür sorunların çözümü vardır. Türkiye bunun zıddı bir tutum içindedir. Türkiye bu sorunu çözmek istiyorsa, bu meseleyi günümüze kadar taşıyan PKK, halkın seçtiği vekiller, sivil toplum temsilcileri, aydınlar, kısaca bir Kürt delegasyonu ile oturur, görüşür. Bu görüşmelerin sonuçları yeni anayasaya da yansır.

 

İmralı ile görüşülüyor zaten, PKK’yla da dolaylı-direk temasların olduğu konuşuluyor...

Ben İmralı’yla görüşmelere karşı değilim. Ama yüzyıllık bir mesele, Kürt sorunu tek bir kişinin sırtına yüklenemeyecek kadar kapsamlı bir sorundur. Tek bir kişiyle yapılan görüşmelerle de bu meselenin çözümü zordur.

 

Ne yapılmalı?

Bakın, Kürt tarafından bir delegasyon belirlenir. Bu ekibin için de Öcalan da olur, ama dışarıda bu sorunun muhatabı olarak görünen grupların temsilcileri de olur; diğer tarafta ise devlet ve hükümet temsilcileri olur. İlk iş silahları susturmaktır. Silahları kesin olarak susturamasanız barışı sağlayamazsınız.

 

Devlet heyeti masaya oturmuş ama niye bir türlü mesafe alınamıyor?

Gizli görüşmeler 10 yıldan fazladır yapılıyor. Ve görüşmelerin amacı kim ne derse dersin gerillayı dağdan indirmekten başka bir şey değildir. Görüşmelerin amacı bundan ibaret olamaz ki...

 

Kürtlerin istediği çözüm nedir?

Türkler ve Kürtler bin yıldır birlikte yaşayan iki halktır. Ancak Cumhuriyet’in kuruluşundan beri Türklerle Kürtler arasındaki efendi ile köle ilişkisidir. Eşitlik yoktur bu ilişkide, kardeşlik de yoktur. Ben büyük acılar yaşamama rağmen ayrılık, bölünme lafı gündeme geldiğinde üzülüyorum. Ama devlet Kürtlerle eşit bir ilişki kurmak istediğinde ancak çözüm gelecektir.

 

Mesela devlet neyi göze almalı çözüm için?

Bir defa Kürtler kendi kendilerini yönetebilecek bir statüye kavuşmadan bu mesele çözülmez. Bu meselenin kardeşçe çözümünde iki ana nokta vardır: Birincisi anadilde devlet destekli eğitim, Kürtçenin kamuda serbest kullanılmasıdır; ikincisi de Kürt halkına siyasi statü tanımaktır.

 

Bu siyasi statü nedir?

Dünyada 20 milyon nüfusu olup da statüsü olmayan bir halk yoktur. Bu kadar nüfusa sahip bir halk, kendi kendini yönetme gücünden mahrum bırakılmıştır. Şimdi bu halk kendi kendini yönetmek istiyor; bu hakkı ondan esirgeyemezsiniz; bu hakkı istediğinde de onu baskı altına alamazsınız.

 

Nasıl olacak bu; bin yıldır birlikte yaşayan iki halk, içiçe geçmiş...

Mesele bu değil ki. Sorun Kürtler hâlâ bir sembole sahip değiller. Buna Türkiye’de şiddetle karşı çıkanlar var. Bugün dünyada şehirlerin bile sembolü var ama Kürtler istediğinde bölücülükle suçlanıyorlar. Yani bayrağa, sınırlara Kürtler elbette saygı gösteriyor ama bulundukları yerlerde kendi kendilerini yönetmek istiyorlar. Türkiye’de siyasetin önü kapalı mı, bu talepleri dile getiriyor zaten Kürt siyasetçiler. Ama hâlâ kendi kimlikleriyle siyaset yapamıyorlar, kabul edelim bunu.

 

Bu kendi kendini yönetme meselesi; sizce devlet yönetimi etnik kimliklere göre mi belirlenmeli?

Hayır, benim söylediğim şu; Kürtler bir halk ve bu yüzden kendi yaşadıkları yerlerde kendilerini yönetmelerinin önünde engel olmamalı ve dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi bir siyasi statü kazanmaları lazım. Etnik ayrımcılık yapmayalım diye Kürtlere hiçbir zaman toplumsal haklarını vermeyelim o zaman; bu doğru değil.

 

Arap baharı gösterdi ki sivil siyaset, halk diktatörlüklerle baş edebiliyor; silah Kürt meselesini ağırlaştırmıyor mu?

Ortada bir Kürt isyanı var. Ben Dersimliyim. Katliam yaşandığında sekiz aylıktım. Nasıl hayatta kaldığımın ayrıntılarına girmeyeceğim. Ama çoluk çocuk binlerce Kürt korkunç şekilde öldürüldü. Bunu bu ordu yaptı. Buna maruz kalan Kürtler. Hafızalarda canlıdır. Bugün isyan sürüyor. Ve bunun silahlı bir gücü var, gerillası var. Yani bir çözüm getiremeden sanmıyorum silahlardan vazgeçsinler. Ama silahların kullanılmasına karşıyım. Üslerine çekilmelidir. Ta ki barış görüşmeleri sonuç verene kadar.

 

Ateşkes var ama diğer taraftan Diyarbakır’da yol kesip asker kaçırıyorlar?

Dediğim gibi devlet İmralı görüşmeleri sadece gerillayı silahsızlandırmaktan ibaret olduğu için barış konusunda da mesafe alınamıyor. Devlet kararını vermeli. Kürt sorununu çözecekse bazı adımları atmaktan da kaçamaz. Sadece Türkiye’de değil dünyanın neresinde olursa olsun bir halk ve onun silahlı güçleri varsa, bunlar haklarını istiyorlarsa devlet de ona göre evrensel düzeydeki haklar neyse onları daha baştan kabul edip masaya oturacak. Eğer devlet köklü bir çözüm anlayışıyla Kürt tarafını temsilen bir delegasyonla masaya oturabilirse önce silahları susturur, sonra da adım adım bu sorunu çözüm yoluna koyabilir?

 

Peki böyle bir ihtimal görüyor musunuz siz, hükümet veya devlet yapabilir mi?

Çok umutlu değilim; ama Öcalan ile masaya oturuyorlarsa bir Kürt delegasyonu ile de masaya otururlar. İmralı da masada oturur. Kesin bir ateşkes sağlanır. Gerilla üslerine çekilir. Asker, saldırıya uğramadıkça operasyona çıkmaz. Bunu sağlamazsanız kontrolsüz silahlı güçler her zaman işi berbat edebilir.

 

Kürt siyaseti son yıllarda gelişti, güç kazandı ama onlar da inisiyatif alamıyorlar...

BDP’nin sanırım en büyük sorunu özgür iradesiyle siyaset yapamamasıdır. İmralı’yı dışlasınlar demiyorum, oradan da görüş alsınlar, bir örgüt gerçeği var orayı da gözetsinler ama kendi özgür iradeleriyle siyaset yapmak zorundalar. Bu Kürt tarafını güçlendirir, zayıflatmaz. Bu kuvvet ayrılıkları birleşir, bütünleşir, işleri kolaylaştırır...

 

Kürtler son seçimlerde ayrılıkları bir tarafa bırakarak işbirliği yaptılar.

Ben mümkün oldukça aslında Kürtlerin iç meselelerine kamuoyu önünde konuşmak istemiyorum. Ama şunu söyleyeyim Kürt siyaseti sağlam temeller üzerinde birleşmelidir. Bu yöndeki gelişmeler de olumludur. Kürtlerin bugüne kadar ki parçalanmış görüntüsüne son vermek gerekiyor.

 

BDP 35 vekil çıkardı ama Meclis’e gitmiyor şimdi de...

Meclis’e gitmemelerini doğrusu pek isabetli görmüyorum. YSK’nın Kürt siyasetine müdahale ettiğini biliyoruz. Hatip Dicle’nin vekilliği haksız yere düşürüldü. Bunu sindirmeleri elbette zor fakat orası halkımızın sorunlarını konuşup çözüme bağlayabileceğimiz bir yer. Başbakan’ın bir yol bularak BDP’yi Meclis’e döndürmesi gerekiyor.

 

AKP, BDP’li bir heyetle görüştü ancak sonuç alınamadı...

AKP’yi iyi analiz etmek gerekiyor. Onlar Türkiye’de Kürt sorununu bilen en iyi ekip. Türk siyasetine sırça köşklerden gelmediler. Anadolunun gücü onlar. Yaptıkları ve başardıklarıyla da Türkiye’nin büyük çoğunluğunun oyunu aldılar. Kemalizmin tasfiyesinde AKP’nin rolü büyüktür. Kemalist rejimi onlar budadı. AKP’yle diyalog aramak, müzakere zemini oluşturmak çok önemlidir. Tabii hükümetin BDP’yi PKK’ye karşı kullanma arayışından da vazgeçmesi gerekiyor.