• 3.08.2013 00:00
  • (3528)

 Cem Yılmaz'ın Yahşi Batı'sını beğenerek izlemiştim. 'The Water Diviner' filmine mekan bakmak için Türkiye'ye gelen Russell Crowe da, bu filmi çok komik ve eğlenceli bulduğunu açıklamış.

Bizim laik-ulusalcı, solcu-liberal çevrelerin ve çözüm karşıtı medyanın günlük aktiviteleri, memleketi Yahşi Batı'yı aratmayacak kadar eğlenceli bir film setine dönüştürdü.

Gerçek olmayanı bu kadar sahici ve rahatça dile getirmeye, oynamaya başladığımızda, tadı damağımızda kalan gülünçlüğü yakalamış oluyoruz.

Komik olan, gerçek dışılık ile ifadedeki sahicilik gücünden damıtılarak elde ediliyor.

Mesela yaşam tarzımızın tehlikede olduğunu, gençlerin Erdoğan'a karşı direnmezse bir daha sevgililerinin elini bile tutamayacağını söyleyen liberallerin sözlerindeki gerçek dışılık ile ifade gücündeki sahicilik birleştiğinde, ortaya eğlenceli bir gösteri çıkıyor.  Nazi Almanyası'na döndüğümüze dair tevatürler de öyle.

Hitler'i aratmayacak bir iktidarla karşı karşıyayız!  SS kuvvetleri her sokakta devriye geziyor!  Tam da bu noktada Beyaz Türk, "liberal" ve "demokrat" kalemlerimiz, sözlerini jestlerle güçlendiriyorlar; "Bakın duymuyor musunuz, bu gelen SS'lerin ayak sesleri" diyerek, ikna güçlerini artırmaya çalışıyorlar.

Yüzlerinde gördüğümüz ciddiyet ile işaret ettikleri gerçek arasındaki tezat, gülünçlüğün asıl kaynağını oluşturuyor.

Oyunculukta "zirve" sanırım buna deniyor.

Ben en çok, bugüne kadar askerin posta erliğini yapan yazarların sergilediği performansı komik buluyorum.

Voltaire zengini bir ülkeymişiz de aslında haberimiz yokmuş.

Bugüne kadar askerlerin posta erliğini yapan ne kadar yazar-çizer varsa, hepsi birden Voltaire rolüne büründü. Okuyucu, izleyici ya da dinleyici olarak her gün onların tiradlarını dinlemekten kültür şokuna girdik.

Kendileri dürüst, diğerleri hırsız.

Kendileri onurlu, diğerleri onursuz.

Kendileri şahsiyetli, diğerleri şahsiyetsiz.

Hepsi özgürlük sevdalısı, demokrasi kahramanı!

Hürriyet, eşitlik ve adalet savaşçısı!

Göreve geldiğinde Özel Harp Dairesi'nin sorumluluğunu da devralan bir generalin ulaklığını yapmakla ünlü Can Dündar da bu onuru paylaşan yazarların başında geliyor.

Ayrılık yazısı gözleri yaşarttı.

Öyle ki bazı Kürt siyasetçiler sosyal medya üzerinden destek mesajları atarak, aslında neyin, hangi ilişkilerin içinde olduklarını bize bir kez daha gösterdiler.

Neyse Can'ın ayrılık yazısına gelelim.

"Ben, Fikret ve Derya" diye başlayan, "Ankara'nın burçlarında..." diye biten yazı, bana Ahmet Kaya'nın "Biz üç kişiydik; Bedirhan, Nazlıcan ve ben" şarkısını hatırlattı…  Buradaki performansta sahicilik duygusunu sözlerden çok ritim ve gözyaşında gözlüyoruz. Sahne kapanıp perde indiğinde yüzler, her zaman olduğu gibi eski haline dönüyor.

28 Şubat'ın ünlü kalemleri, en çarpıcı gösterilerden birini, medya üzerindeki baskılardan şikayet ederek sergiliyorlar.

Bütün yazarlık hayatları hükümet yapma-yıkma, başbakan getirme-götürme, bakan düşürme-atama işiyle geçen kalemler, medya üzerindeki baskıların 28 Şubat'ı geçtiğini söylüyorlar.

Oysa 28 Şubat'ta askerle birlikte yine yeri göğü inleten, hükümet deviren, siyaset mühendisliği yapan yine aynı isimlerdi. İçlerinden bazıları hâlâ "mağduru" oynasalar da gerçeği gizleyemiyorlar; aynı takımın oyuncuları oldukları malumun ilamı.

Derin güç merkezleriyle iş tutmaktan utanmayan bu kalemler, yavuz hırsız misali başkalarını iktidara yakın olmakla suçluyorlar. Birer düşünce ve özgürlük gazisi gibi davranıyorlar. Haklarını teslim edelim; çok inandırıcılar. Ne de olsa oyuncu performansı için "Yahşi Batı'yı aratmıyorlar" demem, bundan.

Hepsi Cem Yılmaz'lık oyuncu. Komiklik desen var, inandırıcılık desen var, esneklik desen sonuna kadar..!