• 19.10.2013 00:00
  • (3434)

 Bir süredir yabancı basında MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile ilgili aleyhte yazılar yayınlanmakta. Amerikan gazetesi Wall Street Journal’dan (WSJ) sonra Washington Post’ta da Hakan Fidan’ı MOSSAD adına çalışan 10 İranlı ajanı Tahran’a ihbar etmekle suçlayan bir köşe yazısı yer aldı. Türkiye-İsrail ilişkilerinin gerilmesine bu olayın neden olduğunu iddia eden yazıyı kaleme alan ismi Türkiye yakından tanıyor. 2009’daki Davos görüşmeleri sırasında Başbakan Erdoğan ile Şimon Peres’in katıldığı panelin moderatörü olan David Ignatius.

Hakan Fidan’ı hedef alan yazıların peş peşe gelmesi dikkat çekiyor. Yazılar birkaç gün arayla servise konularak ses getirmesi amaçlanıyor. Türk basınında da sözde “uzman” gazeteciler, iddiaları “teyit” eder nitelikte yazılar kaleme alarak, Fidan’ı hedef alan kampanyayı pekiştirmeye çalıştı.

Hakan Fidan aleyhindeki söz konusu iddialara kamuoyu yabancı değil; Fidan’ı karalama ve yıpratma çabaları, 7 Şubat 2012’de siyasi tarihimize “yargı darbesi girişimi” olarak geçen sürecin hemen öncesinde başlamıştı. Okuyucu hatırlayacaktır; MİT Müsteşarı Hakan Fidan ifadeye çağrılarak (MİT Eski Müsteşarı Emre Taner ile eski Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ve iki MİT görevlisiyle birlikte) tutuklanmak istenmişti. Fidan’ın “İran yanlısı” olduğunu o günlerde sık sık duyduk.

Hakan Fidan’a ilişkin suçlamalara bugün Suriye’de El Kaide, El Nusra ve Irak Şam İslam Devleti gibi radikal grupların palazlanmasını sağlamak gibi yenileri eklendi.

Bu iddialar, AK Parti Hükümeti’ne karşı yürütülen Neo-Con’lar, İsrail ve içerideki bazı güç merkezleri arasındaki işbirliğini açıkça gözler önüne seriyor.

Burada akla gelen soru asıl hedefin gerçekte kim olduğudur. Hakan Fidan mı yoksa Hakan Fidan’ı yetkilendiren isim olarak Başbakan Erdoğan mı?

Bu soruya benim yanıtım ikisi de.

Şöyle açıklayalım; Hakan Fidan alışılagelen MİT müsteşarlarından değil; Fidan, siyasi otoritenin tartışmasız emrinde bir görevli. Bu nokta çok önemli. Zira MİT, kurum olarak siyasi sistemimizde daima kilit bir öneme sahip oldu. Türkiye’de sivillerin iktidara gelmesinde olmasa da sivillerin düşürülmesinde belirleyici rolü hep MİT oynadı. Sivil otoritenin emrinde olması gerekirken ağırlığını vesayetçi güçlerden yana koyan MİT, hükümetlerin zayıflatılmasında ve düşürülmesinde askerlerden sonraki en etkili güçtü.

28 Şubat’ta Erbakan Hükümeti’ne en büyük darbeyi MİT vurdu. Erbakan’ın, kritik Milli Güvenlik Kurulu toplantısında askerlere karşı dik duramamasının nedeni dönemin MİT müsteşarının hazırlayıp sunduğu “İrtica Raporu”ydu. MİT, bu toplantıda ağırlığını 28 Şubatçı generallerden yana koyarak sivillerin tasfiye olmasını sağladı.

Hakan Fidan’ın bugün sivil iktidara tartışmasız bağlılığı, ulusal ve uluslararası güç merkezlerinin etkisine girmemesi, onu suçlamaların hedefi haline getirdi. Fidan’ın, Erdoğan’a ihanet etmediği için sistematik şekilde yürütülen kara propagandayla karşı karşıya kaldığını düşünüyorum.

Söz konusu karalama faaliyetlerinin diğer bir amacı da Hakan Fidan üzerinden Erdoğan’a ulaşmak. Fidan aleyhinde çıkan ve Türkiye’nin Suriye politikasını belirlediği iddiasını içeren suçlamalar bunu gösteriyor. Türkiye’nin dış politikasını Fidan’ın belirlemediği ortadayken, onu suçlamak çok anlamsız, hatta saçma. Fidan’ı görevlendiren isim Başbakan Erdoğan; onun görevlendirdiği bir ismi suçlayarak Başbakan’ı hedefliyorlar. KCK soruşturmasında olduğu gibi; Fidan’ı savcılığa çağırırken Erdoğan’a da “Sıra sana geliyor” mesajı verdiler. Nitekim Başbakan Erdoğan da, hedefte aslında kendisinin olduğunu anlamış ve bunu açıklamıştı.

Hakan Fidan ile Başbakan Erdoğan’ın niçin hedeflendiği sorusuna verilecek yanıt çözüm süreciyle yakından bağlantılı. Çözüm süreci sadece bir iç mesele değil; çözüm süreci Türkiye’nin bölgesel bir hamlesi. Bu noktadan bakınca çözüm sürecini başlatan isim olarak Erdoğan’ın ve bu süreci yürüten isim olarak Hakan Fidan’ın iç ve dış güçlerin hedefi haline gelmesi daha iyi anlaşılıyor. Çözüm süreci devam ettikçe bu saldırılar da sürecek.