• 8.11.2013 00:00
  • (3631)

 Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları üzerine başlayan ve birkaç gündür devam eden tartışmaları yakından izliyorum. İktidarın muhafazakâr toplum mühendisliğine soyunduğu ve toplumun çok önemli bir kesiminin benimsediği hayat tarzına müdahale ettiği, edeceği konuşuluyor. Buna kanıt olarak da Erdoğan’ın kız ve erkek öğrencilerin aynı evde kalmasının sakıncasına dair sözleri örnek gösteriliyor. Söylendiği gibi AK Parti Hükümeti, iktidarının 11’inci yılında muhafazakâr bir toplum mühendisliğine mi soyundu? Başbakan Erdoğan, dindar bir toplum yaratma hayali mi kuruyor? Yakın zamanda hayat tarzımıza müdahale eden düzenlemeler mi yapılacak? Bireysel hak ve özgürlükler, modern yaşam tarzı tehlike altında mı?

Bu soruların peşine takılarak gerçeğe ulaşma şansımızın olduğunu pek düşünmüyorum. Ancak illa da bir yanıt vermek gerekirse çok net olarak şu söylenebilir; ne yaşam tarzımız tehdit altında ne de bu iktidar dindar bir toplum yaratma peşinde. Fakat yaşam tarzına müdahale edileceği gerekçesiyle koparılan bir fırtınanın varlığı da yadsınamaz.

Bunu biraz daha açalım; yaşam tarzına müdahale endişesi/korkusu Cumhuriyet’in en eski korkularından biridir. Yapaydır ve gerçek bir siyasi mühendislik ürünüdür. Politik toplumsallaştırma faaliyetinin sonucudur. Bu kaygılar, yıllarca toplumun dindar kesimine karşı silah olarak kullanıldı. Bugüne kadarki bütün darbelerin gerekçesi yapıldı. 28 Şubat Postmodern darbesi, toplumda uyandırılan bu korkularla meşrulaştırıldı. Cumhuriyet Mitingleri’nin ateşleyici gücü bu endişe ve kaygılardı.

***

Bugün siyaset sahnesinde kopan fırtınanın nedeni muhalefetin yine aynı taktiğe başvurmasıdır. Çözüm sürecinin başlamasının hemen ardından oluşan muhalefet koalisyonu, AK Parti iktidarına karşı yaşam tarzını merkeze alan bir strateji geliştirdi. Yaşam tarzı, bireysel hak ve özgürlüklerle ilgili konular öncelikli duyarlılık alanı olarak belirlenerek iktidara karşı sistemli bir kampanya başlatıldı. Geçmişte iş yapan bu taktiğin, Gezi olaylarının patlak vermesinde etkili olduğu değerlendirilerek, sürdürülmesine karar verildi.

Ancak bu kez farklı olarak Başbakan Erdoğan bu kavgadan kaçmadı. Burada bir parantez açarak şunları hatırlatalım; AK Parti ve bu parti geleneğinden gelen siyasi kadroların düne kadar en dikkat ettiği nokta, yaşam tarzına müdahaleyle suçlanmaktı. Çoğu politikacı medya karşısında korkudan konuşamazdı. Refah Partisi’nin iktidarı döneminde Erbakan ve milletvekillerinin sıradan sözleri üzerinden koparılan fırtınayla darbe yapıldı. Ama Erdoğan, bu baskı politikasına boyun eğmeye yanaşmadı ve bu zeminde de politika yapmayı sürdürdü. Üstelik bu kez geçmişin aksine kaybeden değil, bu zeminde kavgayı alevlendirerek kazanan taraf olmaya başladı.

Gezi’yi körükleyen muhalefet koalisyonu bugün yine Cumhuriyet’in “kazanılmış” değerleri ve “hassasiyetleri” üzerinden Erdoğan’ı vurmaya çalışıyor. Bu çevrenin önde gelen kalemlerinin Ertuğrul Özkök, Mehmet Yakup Yılmaz, Hasan Cemal, Ergun Babahan gibi isimlerden oluşması tesadüf değil; çünkü 28 Şubat’taki gibi kavgada da yine bu kalemler ön saflardaydı, ezberleri güçlü ve tecrübeleri fazla.

Başbakan Erdoğan ise geri çekilmeyerek, bu zeminde kalarak, hatta onlara saldırı için malzemeleri kendi eliyle sunarak bu çevrelere cevap veriyor. Çünkü bu zeminde süren kavga artık Erdoğan’ı zayıflatmıyor, aksine güçlendiriyor. Muhalefetin durumu dönme dolaba binen çocuklara benziyor. Kendi etrafında dönüp duruyor. Yapay korkular üzerinden koparılan fırtınalarla geçmişte hükümet yıkmak mümkündü ama artık değil. Bunu göremiyorlar. Bu kavga, bu biçimiyle yüz yıl daha devam etse muhalefet başarı kazanamaz. Erdoğan’ın neden bu kavgadan geri durmadığını hâlâ anlamış değiller. Pek anlayacağa da benzemiyorlar.