• 29.11.2013 00:00
  • (3187)

 Dershaneler üzerinden başlayan tartışmalar büyüyerek devam ediyor. Artık dershaneleri ve eğitim sistemini tartıştığımızı da sanmıyorum. Mesele dershaneler olsaydı, bu konuda çoktan bir anlaşmaya varılabilirdi. Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın samimi gayretleri ve ürettiği değişik çözüm formülleri şu ana kadar hiçbir karşılık bulmadı, adeta soğuk bir duvara çarparak hükümete geri döndü.

Bu durum Cemaat’in dershaneler konusuna çözüm aramaktan ziyade, dershaneler üzerinden hükümete karşı siyasi bir mücadele başlattığını gösteriyor. Bu düşüncemi güçlendiren olgu hükümete yönelik eleştirilerin birdenbire nitelik değiştirmesi. Başlangıçta eğitim sistemine yönelik geliştirilen eleştiriler giderek hükümete yönelik ciddi suçlamalara dönüştü. Buna son örnek hükümetin kapalı kapılar ardında “Gülen Cemaati’ni bitirme planı” yaptığının ortaya atılması. İddiaya dayanak olarak 2004 tarihli bir Milli Güvenlik Kurulu belgesi gösteriliyor. Hükümet için “yok hükmündeki” bu belgeye dayanarak Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, darbecilikten hüküm giyen generallerle Gülen Cemaati’ni “tasfiye” etmek için işbirliği yaptığı savunuluyor. Yine hükümetin icraatları, 12 Eylül Darbesi ve 28 Şubat döneminin generallerinin faaliyetleriyle eşitlenerek, bir tutuluyor. Bu içerikteki iddialar son günlerde artmaya başladı. Birbiriyle “kader birliği” yapmış iki taraf arasında bu türden suçlamaların gündeme gelmesi, açık bir yol ayrımına işaret ediyor. Cemaat’in hükümetle ipleri kopardığını, köprüleri attığını gösteriyor.

İlişkilerin bu düzeye varması düşündürücü. Yıllardır siyasi iktidar ile cemaat arasında bir gerilimin olduğunu gözlemliyorduk. Zaman zaman bunun değişik dışavurumlarına şahit olduk. Ancak ilişkiler hiç bu kadar ayrılığa, zıtlaşmaya işaret etmiyordu.

Bu çatışmanın niteliğine ilişkin değişik değerlendirmeler yapılabilir. Cemaat’in demokratik muhalefet hakkı yadsınamaz. Dershanelerin dönüşüme tabii tutulmasının altında Cemaat’e yönelik bir tepkinin de olduğu sır değil. Cemaat’in buna yönelik itiraz ve eleştirileri, muhalefeti anlaşılabilir. Ancak meselenin bu zeminden çıktığını, bardağın taştığını, başlangıç halindeki çatışmanın yeni bir niteliğe büründüğünü görüyoruz. Mevcut durumda Cemaat, hükümete karşı açıktan bir cephe almış durumda. Askeri vesayet güçlerine karşı kullandığı yöntemleri hükümete karşı da kullanmaya başladı. Vesayet rejimine payanda olan güç çevreleriyle yakınlık kurarak, hükümeti temel politikalarını değiştirmeye zorluyor. 

Çatışmanın bu özelliğine bakarak Başbakan Erdoğan’ın “hükümet olma” mücadelesi verdiğini söyleyebiliriz. Demokrasilerde “hükümet dışı” güçler olabilir ama “hükümet üstü” güçler olamaz. Sistem dışı müdahalelere karşı hükümetler dik durmak zorunda. Bu nedenle, bu çatışmayı “pay kavgası” veya “iktidar kavgası” olarak görmüyorum. Bu çok sığ bir değerlendirme olur.

Bu çatışmanın siyasal sistemin demokratik dönüşümü için kaçınılmaz olduğunu da görmek gerekiyor. Sistemin yerli yerine oturması için bu evrenin atlatılması gerekiyordu. Bu mücadelenin sonuçları Türk siyasal sistemini derinden etkileyecek. Gerilim nedenlerini ört-bas etmeden, geçiştirmeden, çözüme kavuşturarak ortadan kaldırma şartıyla sağlanacak bir uzlaşma, demokrasinin yerleşmesini, kurumsallaşmasını sağlar. Doğru çözüm yolu budur. Cemaat’in sistem dışına itilmesine neden olacak bir çatışma ise siyasal sistemin demokratik dönüşümünü sakatlar. Bunu gerçeği bilerek hareket etmekte fayda var.