• 2.12.2013 00:00
  • (3548)

 Tarih de değişir, sanıldığı gibi sabit ve değişmez bir geçmiş yok.

Ancak bu sadece doğruların gücüyle olabilir, çarpıtma ve yalanların geçmişi değiştirmeye gücü yetmez.

Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün MGK’da askerlerle birlikte “Cemaati Bitirme Planı” yaptığını, MİT’in yıllardır bu planı gizlice uyguladığını, bugün dershanelerin o günkü kararlara göre kapatılmak istendiğini öne sürebilirsiniz ama ikna edici olamazsınız.

Hayatın içinde olmayan şeyi bir belgeyle olur kılmak mümkün değil. Tarihi yanlış öğrenmiş olabiliriz, ancak bu yanlışı sadece doğruların gücü düzeltebilir; en mükemmel belgeler bile tarihteki küçücük bir doğruyu eğip bükemez, tersine çeviremez, yanlış kılamaz. Eksiksiz belgelerin bile buna gücü yetmez, hele çarpıtılmış belgelerin hiç yetmez.

AK Parti Hükümeti’nin 2004’ten beri cemaate düşmanlık yaptığını kanıtlamak için dünyanın bütün “gizli” belgelerini ortaya çıkarabilirsiniz, ama bunun yanında hayatın içinden süzülüp gelen “doğrular” bulunmadığı sürece inandırıcı olamazsınız.

Gülen Cemaati’ni devletin “tehdit” algısından çıkaran AK Parti Hükümeti’dir.

Sadece Cemaati de değil, diğer bütün dindar kesimleri devletin “düşman” olarak değerlendirmesine Başbakan Erdoğan son vermiştir.

Gerçek olan bu değil mi?

Tarihe kazınmış bu “doğru”yu hangi mükemmel belge değiştirebilir?

2004’teki MGK kararı yok hükmünde görülmüş ve hayata geçirilmemiştir.

Uygulamaya geçirildiğine kanıt gösterilen belgelerin altından ise (Dünkü Yıldıray Oğur’un Türkiye gazetesinde ayrıntılarıyla anlattığı gibi.)

28 Şubat çıkmıştır. 

Erdoğan’ı suçlamak için bugün hakkında övgüler dizilmeye başlanan Bülent Ecevit ve Mesut Yılmaz döneminde kurulan (Batı Çalışma Grubu’nun yerine ikame edilen) Başbakanlık Uygulamayı Takip Koordinasyon Kurulu, Gülen Cemaati de dahil bütün dindar kesimlere karşı 28 Şubat kararları uygulamak ve koordine etmekle görevli kılınmıştır.

Bu kurulun faaliyetlerini önce “silahlı terör örgütleriyle” sınırlayan ve sonra da tümden kaldıran isim ise Başbakan Erdoğan’dır.

Dünyanın bütün belgelerini bir araya toplasanız, geçmişin fişleme kayıtlarını ortalığa saçsanız Erdoğan’ın Gülen cemaatini bitirmek için yıllardır uğraştığını kanıtlayamazsınız.

Olmayan bir şeyi olmuş gibi gösteremezsiniz.

Yazdınız diye suçlamalarınız gerçek olmaz.

Hayat buna izin vermez.

Eğitim alanıyla ilgili bir mücadeleyi siyasi bir savaşa dönüştürmeye kalktığınızda kaçınılmaz olarak “doğruları” terk etmeye başlarsınız.

Gerçekler, siyasi mücadelenin taleplerini karşılamakta yetersiz kalmaya başlar ve elinize geçen her şeyi sahneye sürmeye koyulursunuz; “doğru” ve “yanlış” ayrımı yapmayı bir süre sonra bir kenara bırakırsınız, sadece hedef aldığınız siyasi grubu vurmaya çalışırsınız.

Öyle bir noktaya varılır ki yola çıkıldığında sahip olunan doğrular da büyük yanlışlara kurban gider.

Erdoğan’ın cemaati bitirmek istediği, yıllardır böyle bir eylem planını uyguladığı ve bugün aynı kararlılıkla dershaneleri kapatmaya yöneldiği yalanına ilk ikna olanların Ertuğrul Özkök, Cengiz Çandar ve Hasan Cemal olması sizce tesadüf mü?

Bence değil.

Kendi doğrularını kaybeden insanların hayatın gerçeklerini savunmaları beklenemez.

Onlar Erdoğan’a karşı verdikleri savaşta önce kendi doğrularını kaybettiler, sonra da ahlaklarını.

Onlar için her şey Erdoğan’ı vurmak için sıradan bir malzemeden ibaret, sürdürdükleri savaşta sadece bir cephane.

Kararan gözleri hiçbir doğruyu görmüyor.

Önlerine çıkan ilk yalana sarılıyorlar, kocaman yalanları topluma gerçek diye pazarlamaya kalkıyorlar.

Sonuç olarak; gerçeklere sadık kalmadan doğru bir mücadele verilemez.

Sahip olduğumuz doğruları da küçümsemeyelim, değerini bilelim.

Zira doğruları olan bir mücadeleden hiçbir iktidar kaçamaz.