• 21.12.2013 00:00
  • (3156)

 Siyasi kriz dönemlerinde medyanın rolünün hep arttığını gözleriz. 28 Şubat post-modern darbesiyle ilgili hatırda kalan askerin haki üniformasından çok gazete manşetleri ve gizli çekim kamera kayıtlarıydı. Bunun nedeni darbe girişimleri veya siyasete dışarıdan müdahale etme biçimlerinin giderek algı yönetme araçlarına daha fazla ihtiyaç duyması. Klasik darbe modelinin post-modern darbe biçimlerine doğru evrim geçirmesi gibi; algı araçları da radyodan televizyona, gazeteye ve internetin sağladığı sanal araçlara doğru değişen bir çizgide evrim geçiriyor.

Gelişen teknoloji hayatımızı değiştirdiği gibi siyasal mücadele biçimlerini de değişikliğe uğratıyor. İletişim teknolojisindeki gelişmeler fiziksel uzaklıkları ortadan kaldırarak katılımcılığı artırıyor, demokratik sistemi güçlendiriyor. Vatandaşlar bu gelişmeler sayesinde günlük siyasetin öznesi haline geldi. Siyasete katılabilmek için artık kimse Başkent’e gitmek zorunda değil. İletişim kurmak için şehir meydanına çıkmasına da gerek yok. Internet dünyayı bize getiriyor, bizi de sınırsız bir meydana taşıyabiliyor. Siyasal mücadele içinde olan partiler veya gruplar, bu sanal dünyayı dikkate almak zorunda. Bireye ulaşmadan, algısını etkilemeyi başaramadan siyasette etkili olmak artık çok zor. Bu yüzden siyasetçiler eski çalışma alışkanlıklarını terk ederek teknolojinin sunduğu yeni imkanlara sarıldı. Ancak demokratik inşa sürecini henüz tamamlayamamış ülkemizde siyasal mücadeleler de demokratik mekanizmalar kullanılarak verilmiyor. Siyasi tarihimizde neredeyse her on yılda bir darbe yaşandığını unutmayalım. Post-modern darbe, Genelkurmay Karargâhı’ndan yayımlanan internet muhtıralarını da yaşadık gördük. 17 Aralık operasyonuyla da yeni bir demokrasi dışı müdahaleyle tanıştık. Dışarıdan bakıldığında olağan bir mali operasyon gibi görünen girişim, aslında ülkedeki güç dengelerini yeniden kurgulamayı ve devleti yeniden tanımlamayı hedefleyen bir siyasi operasyon özelliği taşıyor. Bu operasyonun ayırt edici yanı psikolojik yanının çok fazla önde olması. Kaç gündür insanda ülke bankalarının neredeyse tümüyle hükümet üyeleri ve aileleri tarafından yağmalandığı hissini uyandıran psikolojik bir bombardıman yaşıyoruz. Senkronize halde yayılan bu türden haberler yolsuzluğun, rüşvetin başını alıp gittiği, kontrolün kaybedildiği duygusu uyandırıyor insanda. Televizyon, gazete, internet üzerinden önce hükümetin akıllarda yer etmiş iktidarını, mevzilerini bombalıyorlar. Toplumun aklındaki AK Parti imajını yıkmadan, Erdoğan’ı devirmenin imkansız olduğunu biliyorlar. Toplumun sinirlerini harap ederek iktidarı aklından çıkarmaya zorluyorlar. Vatandaşların aklındaki surları aşmak için en etkili ve bugünler için zamanında “itibar” biriktirmiş bütün kalemlerini, yorumcularını devreye sokmuş durumdalar. Gözlerimizin önünde olup biten siyasal operasyonu halka “yolsuzluk soruşturması” diyerek pazarlamaya çalışıyorlar. Vesayet döneminin liberalleri şimdi de bu siyasi müdahalenin “akıl polisliği”ne soyundu. Gezi’de halkı diktatörün varlığına inandırmak için bütün “entelektüel” birikimlerini kullandılar, bu kez de (17 Aralık operasyonunda) halkı Başbakan’ın, bakanların, AK Partili vekillerin ülkeyi soyup soğana çevirdiğine inandırarak demokrasi dışı bir operasyonu meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Operasyonu başlatan bürokratları topluma “dürüst” ve modern bir “Robin Hood” olarak satıyorlar. Bu ucuz laflara kanacak sokakta hazır bir kitle var. Onları suçlamak elbette haksızlık olur. Niyetimiz burada iktidarı aklayıp paklamak değil. 11 yıllık iktidar döneminde belki de çok haksızlık yapıldı, çok kalp kırıldı, insanlar incitildi. Ancak şu gerçeklik göz ardı edilemez: Sadece Başbakan’ı sevenler değil, en gözü kara muhalifler bile devleti yolsuzluk ve rüşvet batağından çıkaranın, Türkiye’yi borç batağından kurtaranın Erdoğan olduğunu bilir. Hükümetin ekonomi yönetiminin başarılı olduğunu kabul eder. Halkın aklındaki yargı budur. Erdoğan’ın bu alandaki imajı psikolojik operasyonlarla yıkılmayacak kadar sağlamdır.