• 13.01.2014 00:00
  • (3575)

 17-25 Aralık’ta başlayan süreci “yolsuzlukla mücadele”, “temiz toplum” ve “otoriter Erdoğan’a karşı mücadele” gibi argümanlarla savunmak gün geçtikçe zorlaşıyor. Bu operasyonun, hukuk alanı üzerinden siyaseti vurmak için geliştirilen bir “yargı darbesi” olduğu artık toplumun geniş kesimleri tarafından da kabul görüyor.

17 Aralık’ta başlatılan süreç şayet başarılı olsaydı, ülke açık bir cezaevine dönecekti. Ekonomik ve siyasi kriz başgösterecek, son 10 yılın bütün kazanımları bir hiç olacak, dev projeler rafa kaldırılacaktı. Cafe açmak için bile, yeni düzenin “abileri”nden izin almak gerekecekti. Ortada ne ekonomik, ne siyasi, ne kişisel özgürlük kalacaktı.

Resmettiğim bu tabloyu abartılı bulanlar olabilir; ancak 17 Aralık sonrası olacaklarla ilgili basit ve iyimser bir kestirimde bulunuyorum sadece, felaket senaryosu hikaye etmiyorum. Türkiye’nin en büyük projelerini üstlenen işadamları gözaltına alınacak, mallarına ve şirket varlıklarına tedbir konulacak; bakan çocukları tutuklanacak; Başbakan Erdoğan’ın evine polis gönderilecek, Başbakan “örgüt lideri” olarak uluslararası suç şebekeleriyle irtibatlandırılmaya çalışılacak ve bunun adına da “rüşvet” ve “yolsuzluk soruşturması” denecek, öyle mi?

17-25 Aralık açık bir darbe girişimidir; hukuk gömleği taşımasına rağmen hukuk dışıdır; bu operasyonu geliştirenler, Türkiye’yi büyük bir ekonomik krize sürüklemeyi amaçlamış, bunun yol açacağı istikrarsızlık ve kaosun faturasını ise iktidar partisine ödetmeyi hedeflemiştir. Darbe başarılı olsa, 1990’lı yılların sonunda olduğu gibi ülke ekonomik iflasın eşiğine savrulacak, savcı-polis devletine dönüşecekti.

Sadece iktidar partisi değil, iş dünyası, medya, sivil toplum kuruluşları, sendikalar, kanaat önderleri, akademi ve diğer siyasi partiler, tüm bürokrasi, bu darbecilere boyun eğmek zorunda kalacaktı.

26 Aralık sabahı hiçbir ahlaka, vicdana sığmayan karalama kampanyaları düzenleyen, kişilik suikastı yapan, şantaj kasetleri üreten bu şebeke ülkeyi ele geçirebilirdi.

Hayal edebiliyor musunuz?

Bu korkunç zihniyet başarılı olsaydı, Türkiye açık bir cezaevine dönüşecekti. Kimsenin gerçek anlamda ekonomik, siyasi özgürlüğü kalmayacaktı; insanlar kişiliğini ve onurunu bile savunamaz hale gelecekti. Herkes bunun ne demek olduğunu biliyor. Şimdiye kadar yaptıklarına bakarak bu gücün, devleti tümden ele geçirdikten sonra neler yapabileceğini de hepimiz aşağı yukarı tahmin edebiliyoruz.

Yürüttükleri stratejik davalardan, devlet kurumlarına sızmak için açılan sahte soruşturmalara, medya manipülasyonlarından, kirli ilişkilere, kalleşçe arkadan vurmalardan, kurdukları siyasi tuzaklara ve hain pusulara kadar görünen, görünmeyen yüzleriyle yaptıkları her şey, yapacaklarının da teminatıdır!

Türkiye’nin nasıl bir felakete sürüklenmeye çalışıldığını toplumun büyük bir kısmı, 17-25 Aralık’ta gayet net bir şekilde gördü. Bu güçlerin ve onların medyadaki uzantıları ile ortaklarının “rüşvet” ve “yolsuzluk” soruşturmasının arkasına gizlenen, “özgürlük” ve “demokrasi” yalanına sarılan bu güçlerin aslında peşinde olduğu tek şey var; Menderes’i ipe gönderme özgürlüğü!