• 13.04.2014 00:00
  • (2892)

 Cumhurbaşkanlığı meselesi gündemdeki yerini korumaya devam ediyor. Adaylar netleşene kadar bu konuyu tartışmaya devam edeceğiz anlaşılan. Ancak cumhurbaşkanlığı meselesinde Erdoğan’ın kararı belirleyici olacak, başkalarının düşüncesi değil.

İktidar partisinin bir numaralı cumhurbaşkanı adayı –henüz ilan edilmemiş olsa da- Erdoğan. Başbakan’ın adaylıkta öne çıkması kişisel otoritesinden kaynaklanmıyor, halkın 30 Mart’ta partisine ve kendisine verdiği güvenoyuna dayanıyor. Bu güçlü destek, Erdoğan’a Köşk’e çıkmak için birileriyle “müzakere” etme zorunluluğunu ortadan kaldırıyor. Elbette bu, parti teşkilatı ve yol arkadaşlarıyla görüş alışverişi yaparak karar almasını yadsımaz.

Erdoğan’ın kritik konularda sağlam bir karar oluşturma mekanizması kurduğu biliniyor. Ciddi meselelerde karar almak için belirli bir zaman sürecini işletiyor. “Ben söyledim, oldu” havasında değil. Araştırmalar, kamuoyu yoklamaları yaptırıyor. Yakın çalışma arkadaşlarının, teşkilatın ve muhataplarının düşüncelerine önem veriyor. Ama etki altında kalmıyor. Dayatmalara ve şantaja ise boyun eğmiyor. Kararlarını sinsi ve kurnazca hazırlanan tuzaklara düşmeden almasını biliyor. Ne oldum delisi değil, egosuna yenilmiyor. Fevri çıkışları olmasına karşın gerçekleri göz ardı etmiyor, doğrulardan taviz vermeye ise asla yanaşmıyor. Öğretilmiş liderlik kalıplarına göre davranmıyor; özgün siyasi deneyimi ona yol gösteriyor. Derin çevrelerde pişirilen, önüne getirilen hazır formüllere itibar etmiyor. Derin güç merkezlerine göz kırpmıyor, seçmen desteğine dayanıyor.

***

Erdoğan, cumhurbaşkanlığı konusundaki kararını sermaye çevrelerinin, merkez medyanın ve değişik güç merkezlerinin oluşturduğu yapay dengelere göre değil, somut gerçeğe göre verecek. Cumhurbaşkanlığı, eski Türkiye’nin vesayeti koruma merkezi olarak kurgulandı. Cumhurbaşkanı’nın nitelikleri arasında “tarafsız olma” zorunluluğunun şart koşulması, vesayeti koruma kaygısından ileri geliyordu. Yere göğe sığdıramadıkları Süleyman Demirel’in tarafsız olmadığını sanırım hepimiz iyi biliyoruz. Okurlar hatırlayacaktır; Demirel’in çıktığı Çankaya Köşkü, 28 Şubat’a vesayet sistemini sürdürme adına yapılan askeri balans ayarının merkezi durumundaydı. O zaman bu çevrelerden “bu nasıl bir tarafsızlık” diyen yoktu. 2007’de Abdullah Gül’ün Köşk’e çıkması sırasında da aynı fırtına koparıldı; eşi başörtüsü giyen bir siyasiyi Çankaya’ya çıkarmamak için Genelkurmay’ı bile devreye soktular. Muhtıra yayımlattılar. Bugün askerin yerini paralel devlet almış durumda. Cemaat kılığındaki derin devlet, Erdoğan’ı Köşk’e çıkarmamak ve siyasette denklem dışına atmak için 17 Aralık’ta darbe yapmaya kalktı. Sonrasında yaşananlar herkesin malumu. Yarattıkları tsunami, 30 Mart’ta halkın ördüğü dalgakırana çarparak kırıldı. Paralel devlet, geride kalan enerjisini ise Erdoğan’ı Köşk’e çıkarmamak için kullanmaya hazırlanıyor. Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkması, paralel devletle mücadeleyi zaafa uğratmayacak, aksine, paralel devlete stratejik bir yenilgi tattıracak. Derin güçlerin sisteme müdahale edebileceği bütün boşluklar giderilecek; cumhurbaşkanlığı yeniden kurgulanarak askeri vesayetten sonra yargı ve polis vesayeti de tarihe karışacak. Başbakan Erdoğan’ın buradaki önemi, vesayetçi güçlere karşı verdiği mücadeleden ileri geliyor. Bu savaşı -kabul edelim ki- neredeyse tek başına ve büyük bir kararlılıkla o verdi, liderlik örneği gösterdi. Bu yüzden Cumhurbaşkanlığı konusunda Erdoğan’ın kararı daha belirleyici olacak, bu savaşı izlemekle yetinenlerin düşüncesi ise sanıldığı kadar önemli değil.