• 27.04.2014 00:00
  • (2828)

 Birinin samimi olup olmadığını belirlemek zordur. İnsanın içini okuyan bir makine hala icat edilmedi. Bilim insanlarının bu konuya kafa yorduğunu biliyoruz. Psikoloji biraz işe yarasa da duyguları tanıyan, niyetleri okuyan bir bilim dalı gelişmiş değil.

Başbakan Erdoğan’ın 24 Nisan mesajıyla birlikte yapılan pek çok değerlendirme “samimiyet” ile ilgili oldu. Kimi “Erdoğan samimi değil” dedi; kimi de “Açıklama doğru olsa bile Erdoğan’ın samimiyeti kuşkulu” değerlendirmesinde bulundu.

Samimiyeti ölçecek bir bilim dalı olsa, Erdoğan’ın açıklamalarının arkasındaki duyguları da öğrenebilirdik; içten mi, samimi mi, dürüst mü, yoksa hesapçı mı, reel politik mi diye…

24 Nisan mesajıyla da sınırlı değil; neredeyse her konuda Erdoğan’ın samimiyeti sorgu masasında. İktidarla ilgili her konuşmaya bununla başlanıyor; Erdoğan mütemadiyen samimiyet testinden geçiriliyor. Sonuç malum; Erdoğan samimi değil!

Oysa uluslararası ilişkilerde atılan adımların hangi saikle yapıldığının bir önemi yoktur; önemli olan devlet adına söylenen sözdür, atılan adımdır; devletin beyanı esastır.  24 Nisan mesajının samimiyetini sorgulamaya çalışmak anlamsız bir çabadır.

Erdoğan’ın samimi olmadığını ispatlamak için uğraşıp durmak elbette manasız değil ancak sorunlu bir ruh haline işaret eder. Birinin samimi olup olmadığını anlamak ve anlatabilmek için bu kadar uğraşılmaz, didinilmez, efor sarf edilmez. Hayat zaten insanın bir konuda samimi olup olmadığını mutlaka doğrular. İnsanları yanıltmak ancak belli bir zaman içerisinde mümkündür, sonsuza dek değil. Kaldı ki, hayatı kandırmak kolay değildir. Gerçekleri istediğimiz gibi ters yüz edemeyiz. Bu yüzden her icraatında Başbakan Erdoğan’ın samimi olmadığını öne sürmeyi sorunlu buluyorum; bu tekrarın, içsel bir sesi bastırma ihtiyacından doğduğunu düşünüyorum. Erdoğan’ın bir niteliğini açığa çıkarmak için değil, kendini ikna etmeye dönük bir çaba sanki. İçten yükselen bir itirazı sürekli aksine ikna etme çabasına benziyor daha çok.

Başbakan’ın öncelikle bir politikacı olduğunu bilmek gerekiyor. Politika toplumun duygularını ve hassasiyetlerini gözeterek yapılır ancak salt duygulara göre yapılmaz. Duygular gözetilerek de akılcı bir politika yürütülebilir. Akılla ilişkisi kesilen liderlerin istikrarlı bir başarı çizgisini yakalaması mümkün değildir. Erdoğan’ı da gerçekten yargılamak istiyorsak, bunun yolunun onu ve konumunu doğru tanımaktan geçtiğini anlamamız gerekir.

 Samimiyet meselesi de böyle. Sahici olmayan bir politikacının veya liderin topluma ulaşabilmesi zordur. Toplum en çok Erdoğan’ın samimiyetine inanıyor.  Devletin, toplumun geniş bir kesimine karşı mesafeli duran katı geleneğinin, insanların yaşamlarına, duygularına dokunarak çözülmesini sağlıyor. Erdoğan’ın samimiyeti olmasaydı, bu kadar başarılı da olamazdı. Politikacılar zayıf yanlarından değil, güçlü yanlarından saldırı alır. Erdoğan’ın en güçlü yanı da içtenliği. Erdoğan’a duyulan güvenin arkasında, bu samimiyet var. Kuşkusuz her sözü, her çıkışı destek bulmuyor, fakat samimiyeti pek çok hatasını ve fevri çıkışını telafi ediyor.

Bir liderin makamından aldığı güç sınırlıdır; onun gücü taşıdığı niteliklerdir. Doğrusu son bir yılda Başbakan’ın niteliklerine ilişkin söylenmeyen söz kalmadı. Kişiliği paramparça edilmeye çalışılarak sembolik suikastlara maruz kaldı. Hakkında binlerce, on binlerce makale yayınlandı. Özel televizyon programları düzenlendi. Makamını aile çıkarları için kullanmaktan, hırsızlığa, despotluğa kadar bir insanı gözden düşürecek her türlü suçlamaya maruz kaldı. Kabul edelim ki bu kadar saldırıya hiçbir makam direnemez; gerçek nitelikler ayakta kalabilir ancak. Erdoğan bugün hala ayakta durabiliyorsa, bu ona yöneltilen suçlamaların gerçeği karşılayamamasından kaynaklanıyor.  Sahtelik kimseye güç vermez. Erdoğan’ı samimiyetsizlikle suçlayanların önce gerçeği görmeleri gerekiyor. Samimiyet, gerçeği görmeyi ve anlamayı istemekle başlar.