• 1.05.2014 00:00
  • (2643)

 Geçmiş siyasal sistemin ürettiği korkular birer birer aşılıyor. Değişimi sınırlayan tabular devriliyor. Vesayetçi yapının belirlediği kırmızıçizgiler de çoktan silindi. Kürt meselesi ve Dersim katliamı derken Türkiye, 1915 Ermeni gerçeğiyle de yüzleşmeye başlıyor. Devlet ve toplum yüzyıllık korkularından kurtuluyor, kendisini yeniden yapılandırıyor. Ancak muhalefet bu değişim karşısında ya eski korkuları diriltmeye ya da yeni korkular üretmeye çalışıyor. Aşılan korkuların yerine yenilerini ikame etme telaşında.

Bu ülkede aslında “şeriat tehlikesi” hiçbir zaman olmadı. Ancak yine de Cumhuriyet’in en eski korkuları arasında yer alıyor. Cumhuriyet’i kuran kadro başlangıçta bunu kafasında fazlasıyla büyüttüğü için, sonraki yıllarda giderek  derinleşip özümsenen bu korku ideolojik bir aygıta dönüştü. Devlet içindeki azınlık bir grup, “şeriat tehlikesi” sayesinde iktidarını koruyabildi. Bu korku, iktidarı kontrol etmenin en güçlü aracı oldu. Toplumun büyük bir kesimini teşkil eden dindarlar, devletin dışına atıldı. Potansiyel “düşman” olarak görüldüler.

Hâkim ideoloji hayatın ihtiyaçlarına yanıt olamadığında üretilen korkular da bir bir uçup gitti. Askeri vesayeti ayakta tutan “şeriat tehlikesi” idi. AK Parti, 12 yıllık iktidarı süresince bu korkunun gerçek dışı ve yapay olduğunu topluma bütün açıklığıyla gösterdi.  Bu gelişme askerin sistem üzerindeki otoritesini zayıflatarak güç kaybetmesine yol açtı.

Türkiye siyaseti için muazzam bir dönüşümü ifade eden bu gelişme karşısında muhalefet yeni korkulara sarıldı. Devletin tek bir adamın denetimine geçtiğini savunmaya başladı. Başbakan Erdoğan “diktatör” ilan edildi. Türkiye’nin Kuzey Kore rejimine dönüştüğü söylemiyle demokrasinin tehlikede olduğu vurgulandı.

Aslında olup biten eski korkuların yerine yenilerinin ikame edilmesinden ibaret. Askerin boşluğunu Emniyet ve Yargı’ya sızarak doldurmaya çalışan yeni vesayetçi yapı, “şeriat” tehlikesi yerine “demokrasi”yi koydu. Ancak bu korkuyu yaygınlaştıramadıklarından olsa gerek etkili olamadılar. Toplumu, demokrasinin tehlikede olduğu yalanına inandıramadılar. Sadece “şeriat tehlikesine” geçmişte inanan kesimleri ikna edebildiler. Ertuğrul Özkök buna iyi bir örnek; üç buçuk yıl valizi hazır polisin kapısını çalmasını bekleyen Özkök, şimdi de “demokrasi tehlikede” diyerek darbeye kalkan çetelerle birlikte hareket ediyor.

Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar uzanan eski sürüm korkulardan biri de Türkiye’nin “bölüneceğine” dair korkudur. En az “şeriat tehlikesi” kadar eskidir “bölünme tehlikesi”. Cumhuriyet’in kurucuları Kürt meselesini, Kürtleri ortadan kaldırarak çözmeye çalışınca toplumun payına da böyle bir korku düştü. Devletin Kürt politikası, “Bölünme tehlikesi"nden ibaretti. 12 Eylül darbesinin ardından Kürt isyanı patlak verince, “bölünme tehlikesi” korkusu yeni kuşaklara da sirayet etti. 1984’ten günümüze 40 bin insanın hayatına mal olan bir savaş yaşandı. Bu sorunla yüzleşmek hiç kolay olmadı. Ve nihayet, devletin sarıldığı bu korkudan, “Oslo süreci”, “demokratik açılım” ve son olarak da “çözüm süreci” ile kurtulmaya başladık. Ne var ki “bölücü tehlike”nin yerine şimdi de “demokratik özerklik” korkusu ikame edilmeye çalışılıyor. Kürt hareketinin bu korkuyu besleyen politikalar izlediğinden de şüphe yok. Herkesin bilmesi gerektiğini düşündüğüm gerçek ise, çözüm sürecini koruyamazsak hiçbir demokratik hakkı koruyamayacak oluşumuz.