• 8.08.2014 00:00
  • (2675)

 İnsanın nerede özne, nerede nesne olduğunu kestirmek zor. Kendi kararıyla hareket ettiğini düşündüğünde bile insanın aslında daha büyük bir iradenin uygulayıcısı olması mümkün. Bazen bu kaçınılmaz da olabilir; ne olsa insan toplumsal bir varlık, bireyliği de bir yere kadar. Fakat bir cemaatin parçası olmak insanın öznelliğini tümden ortadan kaldırmaz; insan yine de kendi hayatının sahibi olabilir. 

Son yıllarda şikâyet ettiğimiz kutuplaşma olgusu da sert çatışma ortamlarında bireyin kendi cemaatine ya da kendisine yakın bulduğu bir cemaate daha fazla sokulması, sığınması anlamına geliyor. Cemaate uyum sağladıkça birey kendini daha güvende hisseder.

Buraya kadar aslında her şey normal; ama bana anormal gelen bir cemaatin başka bir cemaat tarafından güdülmesi. Son aylarda olup bitenlere baktığımda kendilerini "laik", "demokrat" ve "özgür bireyler topluluğu" olarak tanımlayan ulusalcı, ulusolcu, solcu cemaatlerin, iddia ettikleri kadar "özgür" olmadıklarını görüyorum. Gülen Cemaati tarafından güdüldüklerini izliyorum şaşkınlıkla. Haliyle o bireyleri hayatın içinde devinen özneler olarak görmek zorlaşıyor. 

Neredeyse dile getirdikleri hiçbir şey bu cemaatlerin öznelliğini yansıtmıyor. Kendi savaşları sandıkları şey aslında Gülen Cemaati'nin başlattığı bir darbe süreci; bu sürecin zamanını belirleyen, aklını üreten, sözlüğünü oluşturan Gülen Cemaati; ilk hamleyi onlar yaptı, operasyonları onlar tezgahladı, bütün siyasi söylemi Gülen Cemaati üretti; peki o halde nasıl oluyor da diğer cemaatler kendi hayatlarının, savaşlarının öznesi olduğunu sanabiliyor? Sol cemaatler iktidara karşı kendi kavgalarını verdiklerini düşünürken nasıl oluyor da Gülen Cemaati'nin uzantısına dönüşebiliyor? CHP ve ulusalcı cemaat de öyle; devlet sayesinde elde ettikleri ayrıcalıkları korumak için mücadele ettiklerini sanarken nasıl oluyor da Gülen'in güdümüne girme gafletine düşüyorlar? Bu durum diğer cemaatlerin akılsızlığından kaynaklanmıyor elbette; bunun sırrı Cemaat'in diğer cemaatlere göre daha somut siyasi hedeflere ve bu hedeflere ulaşabilmek için gerekli araçlara sahip olmasında yatıyor. 

40 yıldır devlete sızan Cemaat'in amacı devlet aygıtını, devlet gücünü ele geçirmekti. 17 Aralık darbesine kadar da büyük hazırlıklar yaptı. Cemaat sadece devlete sızmadı, diğer cemaatleri etki altına alabileceği bütün alanlara sızdı. Sahte sivil toplum kuruluşları ve gençlik örgütleri kurdu. Meslek kuruluşları oluşturdu. İş dünyasını baskı altına aldı. Siyasi partilerin içine sızdı. Yeni sol partiler kurdurdu ya da bu partilere kendi üyelerini yerleştirdi. Medyayı kontrol ve yönlendirme gücüne sahip oldu. Sahte kimliklere sahip yazarlar, akademisyenler, hukukçular üretip piyasaya sürdü. Direnç odaklarını tasfiye etti. Siyasi şahsiyetleri şantajla, baskıyla kendisine bağladı...

Oyunu kuran, savaşı başlatan irade Gülen Cemaati’ydi, diğer cemaatler ise bu siyasi oyunun figüranı. 

Kuşkusuz Cemaat'in peşinden gitmenin kendileri için mantıklı bir izahatı vardı; siyasi çıkar ve hesapların bir yerde birleştiğini, "ortak düşmana" karşı birlikte hareket edildiğini düşündüler. Ancak bu rasyonaliteyi sağlayan bile bence Cemaat ve ona bağlı çalışan "akıl üreticileri"ydi. Demokrasi, özgürlük ve adalet peşinde olan bireylerin veya cemaatlerin, polis şefleri ve savcıların kalkıştığı bir darbe girişiminin peşinden gitmesi rasyonel olabilir mi? Elbette olamaz!

İnsan her şeyi rasyonel kılabilir ama gerçek kılamaz. Cemaat'in başını çektiği koalisyonun akıl üreticilerinin de neredeyse bütün mesaisi günlük siyasi hayatı Erdoğan karşıtı bir rasyonellikle kuşatmak. Mantıklı görünen ama gerçek olmayan görüşlerle dolduruyorlar her gün fikir pazarını. Fakat doğrulardan, gerçeklerden yoksun oldukları içindir ki Erdoğan'ı devirecek gücü de bir araya getiremiyorlar. Maalesef laik, ulusalcı-solcu cemaatlerin ve özellikle de kendilerini yeryüzünün küçük tanrıları gibi gören seküler gençliğin durumu içler acısı; kendi aklının ve hayatının efendisi olduğunu sananların Cemaat'in kurduğu oyunun birer figüranı olmasının trajedisidir bu.