• 27.08.2014 00:00
  • (2332)

 Asıl sorun galiba yeniye açık olmamakla ilgili. Yoksa her gün birinin havadan sudan bir sebeple linç edilmesi bu kadar kolay olmazdı. Sadece bürokrasi ve siyaset dünyasında değil, aynı hastalıktan sanat çevreleri ve toplum da yeterince payını almış durumda. Başbakan'a bir şarkı yaptığı için korkunç hakaretlere uğrayan Murat Göğebakan örneği tam ortada duruyor; sanatçı, ölüm döşeğinde hak etmediği suçlamalara maruz kaldı ve dargın gitti bu dünyaya... Başbakan'ın davetine icabet eden sanatçılar keza öyle; olmadık hakaretlerle karşı karşıya kaldılar, linç edildiler. Bu linç kültürünün son kurbanı oyuncu Deniz Çakır. Turgut Uyar'ın "Yokuş Yola" şiirindeki "Kürdistan'da ve Muş Tatvan yolunda bir kenar" dizesini paylaştığı için Çakır'a sosyal medya üzerinden hakaret ve küfredenler, kendisine gelmesi için tehdit edenler vardı. Oyuncu, içinde "Kürdistan" geçen dizeleri paylaşarak belki yeni filminin reklamını yapmak istedi belki de amacı sadece dikkat çekmekti; ama eminim dilleriyle ateş saçan linççi güruhu karşısında gördüğünde, paylaştığı bu iki satırlık dizeden dolayı bin pişman olmuştur. Tabii Çakır, linçe varan bu saldırıların ne ilk kurbanı, ne de sonuncusudur. Kürtçe şarkı söylemek istediği için Ahmet Kaya'nın başına neler gelmişti hatırlayalım; Kaya, önce aynı camiadan sanatçıların hışmına uğramıştı, ardından medyanın, siyasetçilerin, Yargı'nın ve Cumhuriyet'in makbul vatandaşlarının... 

Bu ülkenin başbakanı ve bugün artık seçilmiş cumhurbaşkanı olan Tayyip Erdoğan'ın bile okuduğu bir şiirden dolayı hapis yattığını unutmayalım. Sorun, psikolojisi bozuk kalabalıklardan kaynaklanmıyor; eski cumhuriyetin hayatın her alanına sirayet eden monolitik yapısından ileri geliyor. Dindarlar, Kürtler, Aleviler, azınlıklar Cumhuriyet'in asli vatandaşları değildi; siyasal rejimin karakteristik özelliği tekçi yapısıydı. Siyasal ve toplumsal alana yansıyan çatışmanın kaynağında hayatımızın her alanını kuşatan bu tekçi yapı, zihniyet, kültür bulunuyor. Bir kaç şiir dizesine duyulan tahammülsüzlüğün altında toplumun önemli bir bölümünün ötekileştirilmesi, yok sayılması yatıyor. Yeni Türkiye'nin değerleriyle eski Türkiye'nin değerleri çatışıyor aslında; bu çatışmanın olumlu yanı, değişimi ve yenilenmeyi içermesi. Geniş toplum kesimleri giderek yeniye daha açık hale geliyor; ideolojik ve siyasi şartlanmadan kurtuluyor, eski alışkanlıklarını terk ediyor. Türkiye'nin yaşadığı değişimden ne siyasiler ne toplum kaçabilir. Bu sürecin dışında kalmak için olağanüstü bir direniş sergileyen kesimler ise Sözcü gazetesine yönelerek aslında değişime karşı bir çeşit tepki gösteriyor. Yoksa kendini ülkenin en eğitimli, kültürlü sınıfı olarak gören geniş bir çevrenin, her sabah öfke, tepki ve saldırganlık üzerine kurulu, akıl ve sağduyudan kopuk olan bu tür bir yayıncılığa sığınmasını izah etmek mümkün olmazdı. Bir ülkede değişime ve yeniye en fazla "eğitimli" çevrenin direnmesinin salt psikolojik sebepleri olamaz; köklü siyasal ve kültürel nedenleri olmalı. Muhafazakarlara, başka etnik topluluklara, farklı kültürlere düşmanlık duymanın sebebi sadece "psikolojik" olamaz. "En eğitimli" çevreler, aslında Cumhuriyet'in "makbul" vatandaşları. Roma'daki soylular gibi; toplumun geri kalan bütün kesimlerini ikinci sınıf insan-vatandaş olarak görüyorlar. Ancak bu değişiyor, bu topraklarda yaşayan herkes birinci sınıf vatandaş olarak yaşayacak. Etnik kimliğinden dolayı, inancından veya dininden dolayı ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeyecek. Ülkenin yönetimi sadece bir azınlığın tekelinde olmayacak, bütün vatandaşların hakkı olacak bu. Bunu içine sindiremeyen linçseverler elbette Sözcü okumaya devam edebilirler elbette, ama artık her istediklerinde bir sanatçıyı linç edemeyecekler. Ya da linç etmeye kalktıklarında başarılı olamayacak ve büyük utançla yaşamak zorunda kalacaklardır. Ahmet Kaya'yı linç etmenin utancını taşıdıkları gibi...