• 25.10.2014 00:00
  • (2479)

 Kürt hareketi son günlerde 'karanlık' bir eli tartışıyor. Kobani olayları sırasında bu elin devreye girdiğini ve "provokasyon" yaptığını iddia ediyor. Bingöl'de polislere yönelik saldırı, HÜDA-PAR üyelerine dönük linç girişimleri bu çerçevede değerlendiriliyor. HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş "Kobani olaylarının arkasında istihbarat örgütleri ve uluslararası güçler bulunduğunu" söyledi. İmralı heyetinde yer alan Sırrı Süreyya Önder de önceki günkü yazısında "darbe mekaniği"nden bahsederek, "karanlık bir elin çözüm sürecini sabote ederek darbe sürecini derinleştirmek istediğini" yazdı.

Kobani meselesi üzerinden Kürt mahallesinin maniple edildiğine yönelik aşağı yukarı ortak bir kanaat var. Kürt hareketinin "kötü" olan hiçbir şeyi sahiplenmeye yanaşmaması elbette önemli. Bir "karanlık elin" peşine düşmek de barış sürecini sürdürme eğilimine, kararlılığına işaret ediyor kuşkusuz. 

Ancak söyledikleri gibi bir provokasyonun varlığına gerçekten inanıyorlarsa, bunun önüne geçme konusunda da ciddi davranmak zorundalar. Sırrı Süreyya Önder, gündeme getirdiği "darbe mekaniği"nin nasıl işlediğini tek taraflı olarak değil, bütün yönleriyle anlatabilmelidir kamuoyuna. "Darbe süreci"nin sınırda göstericilere gaz sıkılması üzerine başlamayacağını en iyi kendisi biliyordur, eminim. Bunu tetikleyici bir unsur olarak kabul edebiliriz; ama Bingöl'de polislere yönelik saldırıya değinmeden, PKK'nın gençlik gruplarının sokaklarda infaz ettiği sivillerden bahsetmeden o "karanlık eli" nasıl açığa çıkarabiliriz? 

Bingöl'ü sessizlikle geçiştirdi Kürt hareketi; infaz edilen HÜDA-PAR üyeleriyle ilgili meseleyi de öyle. HDP heyeti, bu karanlık olayların üzerine neden gidemiyor? Neden aklı başında tek Kürt siyasetçisi "Neden bütün provokasyonlara bizim içimizden bir el karışıyor" diye soramıyor? 

Sırrı Süreyya Önder ve HDP'li diğer yöneticiler, her konuşmada devlet içinde "darbeci" bir eğilime işaret etmeye başladılar. Bir gücün, 90'larda olduğu gibi harekete geçmek üzere olduğunu söylüyorlar. Bu noktaya Öcalan dikkat çekmişti; ama neden sadece devletin içini işaret ediyorlar? Sıradan bir izleyici bile yaşanan son olaylara bakarak, varsa bir "darbe süreci"nin gelişme ihtimali, bunun iki ayrı yönden körüklendiğini görür. Varsayalım ki, Sırrı Süreyya Önder'in dikkat çektiği gibi darbe mekaniği işliyor; peki bu mekaniği hangi olaylar harekete geçirdi? 

Bu sokağa çıkma yasağına yol açan HÜDA-PAR üyelerinin korkunç bir şekilde infazı olabilir mi? Bingöl'de polise yönelik yapılan saldırı? Binlerce işyerinin yakılıp yıkılması? Bu olaylar KCK ve HDP'nin çağrısı üzerine gelişmedi mi? 

Tamam! Kimse sonuçların böyle olmasını beklemiyordu, diyelim; fırsat kollayan karanlık güçler vardı, Kobani duyarlılığı kılıfına bürünerek devreye girdiler ve süreci hedef alarak darbe sürecini derinleştirmeye çalıştılar. 

Bu senaryoda bile Kürt hareketi  olayın başaktörü gibi görünmüyor mu?

Apo'nun işaret ettiği ama kimsenin yüksek sesle dillendirmediği "darbe süreci"nde sadece tek bir taraf -devlet tarafı- bulunmuyor; bu söz konusu devletin Kürt hareketi içindeki karşılıklığı da "darbe süreci"nde yer alıyor. "Darbe mekaniği" emin olun, tek taraflı işlemiyor ve işlemeyecek de. 

Abdullah Öcalan'ın HÜDA-PAR için araya girmesi bu açıdan önemli. Öcalan, dar anlamda örgütle HÜDA-PAR arasında olası bir çatışmayı önlemeye çalışmıyor; Öcalan, bahsettiği darbenin önünü almaya çalışıyor. 

"Darbe sürecinin" asıl can alıcı halkası burasıdır; Öcalan bu tehlikeyi gördü ve özel bir temsilci atayarak, bunun önüne geçmeye çalışıyor. Bunu önleyemezse kontrolün kaybedileceğini ve “darbe süreci”nin derinleşeceğini düşünüyor. 

Peki Kürt hareketi bunu görüyor mu?

Cesur olanları görüyor; ama korkakları “darbe süreci”nin değirmenine su taşımayı sürdürüyor.