• 22.03.2017 00:00
  • (1462)

 Hükümet sistemi değişikliğinin arifesinde Avrupa’da Türkiye karşıtı soğuk rüzgarların esmesi elbette manidar. Zira Türkiye, Avrupa ile bu yüzyılın başında kurduğu ilişkileri yeniden gözden geçiriyor. Ankara, Batı’ya sırtını dönmeden ama dizginlerini de Batı’ya teslim etmeden, yeni bir istikamete doğru yelken açtı. Batı ise bu geçiş sürecini sıcak karşılamadığı gibi türlü yöntemlerle de engellemeye çalışıyor. Avrupa’yla yaşanan krizin arkasında işte bu tarihî değişim süreci var.

Şüphesiz, bu geçiş süreci içeride ve dışarıda çok sancılı geçecek. Ancak bilinmeli ki Türkiye-Avrupa ilişkilerinin bu aşamaya gelmesi kaçınılmazdı. Bunun nedeni, Batı’nın Lozan’ı nihai bir antlaşma olarak değil geçici bir mola dönemi olarak görmesidir. Batı’nın “Şark sorunu” Osmanlı’nın dağılmasıyla birlikte ortadan kalkmadı; Batı’nın Türk- İslam varlığına yönelik düşmanca politikası, yeni kurulan Cumhuriyet döneminde de devam etti.

Birinci Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletlerinin amacı Osmanlı’yı, dolayısıyla Türk- İslam varlığını tümden tarihten silmekti. İstiklal Harbi’yle bu hedefine ulaşamayan Batı, Lozan ile yüzyıllık bir ara vermek zorunda kaldı. Osmanlı’nın “Hasta adama” dönüştürülme sürecinin aynısı, bu sürede Türkiye Cumhuriyeti’ne uygulanmaya başlandı. Avrupa’da son dönemlerde Türkiye’ye ilişkin yeniden “Hasta adam” nitelemelerinin yapılması bu gerçeği yansıtıyor.

PKK’nın ortaya çıkarılıp palazlandırılması, Ortadoğu’da güçlendirilmesi; PYD’nin silah ve eğitim desteğiyle Türkiye’ye karşı düzenli ordu haline getirilmesi; içeride HDP ve CHP’nin desteklenmesi, Alevilik üzerinden mezhep ayrılığının körüklenmesi; FETÖ aracılığıyla merkezi otoriteyi çökertip ülkenin işgale açık hale getirilmesi girişimi; tüm bu hadiseler, Batı’nın Türkiye’ye ilişkin büyük planının parçası olarak tezahür etti.

Batılılaşma hevesiyle Avrupa Birliği kapısında zaman tüketen Türkiye, bu gerçeğe maalesef uzun süre gözlerini kapattı. Bugüne kadar hiçbir hükümet Batı’ya toz kondurmadığı gibi makul eleştiriler dahi sert biçimde bastırıldı. Ancak, devletin varlığının, ülkenin bütünlüğünün tehdit altında olduğu ve Batı’nın yüzyıl önce olduğu gibi yine yanı başımıza sinsi sinsi sokulduğu gerçeğiyle yüz yüze gelince, Avrupa’yla ilişkiler de sorgulanmaya başlandı. Bu sorgulayış haklı bir gerekçeye dayanıyor ki o da şudur: Türkiye Cumhuriyeti’nin iki temel düşmanı olarak görünen FETÖ ve PKK’nın, bunlara bağlı siyasi güçlerin arkasında Batı’nın olduğu tüm çıplaklığıyla artık anlaşıldı.

15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’nin sarsıldığı ve kendine geldiği kritik bir dönemeç oldu. Ülkenin beka sorununa çözüm yolu olarak ise hükümet sistemi değişikliği öne çıktı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Maskeli balo bitti” tespitinin arkasında bu gelişmeler yatıyor. Avrupa’nın genelinde, tıpkı yüzyıl önce olduğu gibi Türk düşmanlığı sokaklara taştı. Türkiye’ye karşı gizli planlar, taşeron örgütler işe yaramayınca Avrupa, gerçek yüzüyle bilfiil karşımıza dikildi.

Şimdi de Türkiye’nin, AB’yle olan ilişkilerini kesmekle tehdit ediyorlar.

Osmanlı’yı daha bu yüzyılın başında paramparça eden Batı’nın, Türkiye’yi kendi içine alarak ekonomik ve siyasi olarak güçlendirmesi zaten kocaman bir yalandan ibaretti. Ne yazık ki bu yalanı ve aldatmacayı Türkiye daha yeni yeni kavrıyor.

Bu gerçeklerin ışığında bakıldığında 16 Nisan’da sadece yeni bir hükümet sistemi oylanmayacak, aynı zamanda Avrupa ile olan ilişkiler de oylanacak. Avrupa’da yaşanan Türk düşmanlığını yansıtan görüntülerden sonra millet sandığa, Batı vesayetine son verme kararlılığıyla da gidecek. Yalnızca içerideki vesayet odakları değil, dış vesayet odakları da büyük ihtimalle 16 Nisan’da kaybedecek.