• 29.04.2017 00:00
  • (1421)

 16 Nisan’da sandıklardan çıkan oylar Güneydoğu’nun PKK etkisinden sıyrıldığını ve yüzünü Ankara’ya çevirdiğini gösterdi. Diyarbakır Milletvekili Altan Tan da, bu süreçte 1 milyona yakın HDP oyunun AK Parti’ye geçtiğini doğruladı. PKK ve HDP’nin kan kaybettiği bu tablo karşısında enteresan bir şekilde devlete, mevcut politikasını değiştirmesi önerileri gelmeye başladı. AK Parti’nin içinden de olmak üzere siyaset ve medya çevrelerinden organize bir şekilde devlete, “Güvenlik politikalarına son verilmesi” ve “Kürt sorununun çözümü için harekete geçirilmesi” çağrısı yapıldı. Bazıları utangaç bir şekilde, adını koymadan yeni bir “çözüm süreci”nin başlamasını önerdi.

Televizyonlarda yeniden “Güvenlik politikalarının ne kadar pis, kötü” olduğunu anlatan programlar dönmeye başladı. Entellerin Diyarbakır ziyareti, Güneydoğu turları yine artışta. Siyasi çözüme” her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız varmış!

Bakın hele, ne müthiş bir tez! Tezini ve antitezini terör sevicilerin ve terör kurgulayıcılarının oluşturduğu hiçbir sivil ve askeri yöntem artık Türkiye topraklarında işlerlik kazanmayacaktır.

Avrupa DEAŞ ile mücadele ederken kimse “DEAŞ ile siyasi çözüm bulalım” demezken, Türkiye için DEAŞ’ın muadili olan PKK için neden “siyasi çözüm” öneriliyor?

Belli ki Güneydoğu’daki algıyı artık eskisi gibi yönetemiyorlar. 16 Nisan’da ortaya çıkan sonuç Kürtlerin, PKK ve HDP’den uzaklaştığını gösteriyor. “Adı çözüm süreci olmasın ama…” diye başlayan analizler aslında mevcut gidişattan duyulan bir rahatsızlığın ifadesi.

Bunun yanı sıra ABD ile senkron bozukluğunu gidermek için de yeni bir süreç başlatılmak isteniyor.

ABD, Suriye’de PYD ile “müttefiklik” düzeyinde ilişki kurarken haliyle burada Türkiye ile bir senkron sorunu yaşıyor.

Ankara, ABD’nin PKK/PYD ile yakaladığı senkrona uymaya hiç de niyetli değil.

Türkiye, “ikinci İsrail”e müsaade etmeyeceğini her fırsatta dile getiriyor. Kaldı ki, bu kararlılığını ABD himayesindeki PKK, PYD kamplarını vurarak pratikte de gösteriyor.

“Adı ne olursa olsun, illâ yeni bir süreç başlatılsın” diye başlayan analizler milleti iyice keriz yerine koymanın göstergesidir. Türkiye ilk kez PKK’yla gerçek anlamda mücadele etmeye başladığında, içeriden tuhaf şekilde “mevcut politikamızı değiştirelim, hiç işe yaramıyor” itirazları boy gösterdi.

Ne yazık ki, bundan önceki güvenlik bürokrasisi ABD himayesinde terörle mücadeleyi; PKK’yı güçlendirme ve Türkiye’nin özgüvenini yıkma mücadelesi olarak yürüttü. PKK’yla ilgili bütün efsaneler paralel yapı üretimiydi. Hâlâ anlaşılmıyor mu PKK, paralel devletin çocuğu ve uzantısı. ABD’nin güdümündeki paralel yapı hem PKK’yı, hem de HDP’yi yönetiyor. Hedef PKK ve HDP üzerinden Kürtleri Türkiye’den ayrıştırmak. Kürtleri, Türkiye’den ayrıştıran tüm politika ve söylemlerin kaynağı Batı’dır, bu topraklar değil. Son günlerin popüler söylemlerinden biri de “Kürt politikamız yok” biçiminde. Ne demek Türkiye’nin Kürt politikası yok? Peki bin yıldır Türklerle Kürtler nasıl bir arada yaşıyor? Kendiliğinden mi oluyor, bu? Ankara, hayatla sınanmış, sonuç vermiş, başarıya ulaşmış bu birliktelik formatını neden bir yana atarak çerçevesini Batı’nın çizdiği, mühendisliğini gizli servislerin yaptığı Türkleri ve Kürtleri ayrıştırma temelli bir yola sapsın?

Batı’nın aklıyla yola çıkıldığında varılacak yer ülkenin bölünmesi ve dağılması olacak, bu yeterince açık değil mi? Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu…

Devletin tepesinde PKK’yı bitirme konusunda ilk kez müthiş bir senkron tutturuldu. Bu duruş ABD’ye ters, Avrupa’ya ters elbette, farkındayız. Ama köprünün altından çok su aktı; "Hizmet hareketi” gibi “Kürt hareketi” hikâyesi de çöktü. PKK’nın kanlı hikâyesi artık Kürtlerin mazlumiyetinin arkasına sığmayacak kadar aşikâr.