• 7.02.2017 00:00
  • (1329)

 Avrupa Parlamentosu’nun kabul ettiği “Türkiye raporu”kamuoyunda ciddi bir tepki yarattı. “Müzakerelerin askıya alınmasını” öneren raporda Türkiye’nin iç işlerine müdahale anlamına gelecek değerlendirme, suçlama ve dayatmalar söz konusu.

Avrupa Parlamentosu raporunun en tartışmalı başlığı veya dayatması, yüzde 85 oranındaki katılımla kabul edilen 16 Nisan referandumuna ilişkin; AP, 16 Nisan’da kabul edilen anayasa değişiklik paketinin hayata geçirilmesi halinde Avrupa Birliği’nin, Türkiye ile yürüttüğü müzakereleri askıya almasını tavsiye ediyor.

Bu kararın Türk demokrasisine müdahale anlamına geldiği açıktır. 16 Nisan’da kabul edilen değişiklik paketinin yasallığı ve meşruiyeti tartışılamaz. Anayasa paketi, Meclis’te değişiklik için gereken çoğunluk sağlandıktan sonra milletin onayına sunulmuş ve kabul edilmiştir.

Referandum sonuçları, Avrupa Parlamentosu’nun isteği doğrultusunda uygulanmaz ve hayata geçmezse Türkiye’nin egemenliği ve milletin iradesi hiçe sayılmış olur ki, bu, demokratik rejimlerde asla kabul edilecek bir “çözüm” yöntemi olamaz.

Meclis’in aldığı, milletin onayladığı bir kararı hiçbir hükümet askıya alamayacağı gibi uygulamamazlık da edemez. AP’nin, bu saçma dayatmanın farkında olmaması düşünülemez; anlaşılan yerine getirilmesi imkansız taleplerde bulunarak Türkiye ile AB arasındaki makası biraz daha açmak istiyorlar.

AP raporu, bunu destekleyen başka dayatmalarla dolu. Bunlardan bir diğeri de yapımına başlanan Rus ortaklı Akkuyu nükleer santral projesinin durdurulması; Sinop’ta Fransız ortaklı nükleer santralın raporda yer almaması ise ayrıca dikkat çekici.

Bu talepler, her şeyden önce Batı’nın Türkiye’ye doğulu bir sömürge muamelesi yaptığını gösteriyor. Türkiye’nin enerji politikalarını yabancı bir ülke şekillendiremez; görüş alışverişi, işbirliği, ortaklıklar elbette olabilir, fakat “o projeyi askıya al, bu projeyi durdur” dendiğinde sorun diplomatik zeminlerden çıkar ve yerini güç gösterisi ve dayatmalar alır.

Raporun bence en sorunlu ve enteresan başlıklarından biri de Türkiye’ye “Diasporadaki vatandaşlarını kontrol etmekten vazgeçmesi” yönündeki çağrıydı. Bu talebin aslında Avrupa ülkelerinde fiilen uygulandığını da hatırlatmak gerekiyor. Avrupa’da birçok ülke, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve hükümet üyelerinin Avrupa’daki vatandaşlarımızla yüz yüze görüşmesine ambargo koymuş durumda. AP raporunda yer alan bu talep, aslında bu fiili yasağın bütün bir Avrupa geneline yayılmak istendiğini gösteriyor.

Türkiye, sadece Avrupa’daki değil dünyanın her yerindeki vatandaşlarıyla ilgilenmek, alakadar olmak, hatta onların çıkarlarını savunmak ve korumakla yükümlüdür. Avrupa, Türk hükümetinden, dünyanın değişik ülkelerindeki vatandaşlarıyla ilişkisini kesmesini isteyemez.

Avrupa, FETÖ, PKK, DHKP-C ve yüzlerce farklı dernek üzerinden Avrupa’daki Türk vatandaşlarını, kendi ülkelerine karşı diaspora haline getirmeye çalışıyor. Bu terör örgütleri kullanılarak, Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımız birer “yabancı savaşçı”ya dönüştürülüyor. Avrupa, PKK/PYD, FETÖ ve DHKP-C’nin terörist devşirme ve finans kaynağı haline gelmiştir.

Türkiye-Avrupa ilişkilerinde yaşanan sancı şüphesiz söz konusu raporla sınırlı değil. Avrupa, Türkiye’ye dönük son dönemlerde birçok olumsuz karara imza attı. AP’nin son kararı, Türk kamuoyunun Avrupa Birliği’nden biraz daha soğumasına yol açacağı gibi Batı ile ilişkilerde daha radikal taleplerin öne çıkmasına sebep olacak.

Avrupa’nın şunu da bilmesi gerekiyor; Türk kamuoyu, teröre destek veren Avrupa’yla müzakereleri çoktan askıya almış durumda; müzakereleri sürdüren millet değil zaten, hükümet.