• 10.07.2017 00:00
  • (1336)

 CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan başlattığı yürüyüşün “olağandışı” olduğu konusunda herkes hem fikir. Hürriyet, Cumhuriyet ve Sözcü yazarlarına bakın, bu yürüyüşü CHP tarihinin en “önemli” eylemlerinden biri olarak tanımlıyorlar. Buraya kadar söylenenler doğru; Kemal Bey’in başlattığı yürüyüş siyasetin rutinine uymuyor.

Bu yürüyüşün niteliğini anlamak için Kemal Bey’i yola çıkaran gerekçelere ve yol boyunca şikayet ettiği “adaletsizliklere” bakmak gerekiyor; OHAL, MİT TIR’ları davasında çıkan mahkumiyet kararları, hapiste olan FETÖ’cü gazeteciler…

CHP Genel Başkanı, Ankara’dan yola FETÖ’yle çıktı, İstanbul’a varana kadar da FETÖ’yü dilinden düşürmedi. Bu da yürüyüşün hedefinin, devletin FETÖ’ye karşı yürüttüğü mücadeleye toplumsal bir hat çekmek olduğunu gösteriyor.

CHP, Meclis’teki varlığıyla, medyadaki gücüyle, uluslararası güçlerin desteğiyle engelleyemediği FETÖ’yle mücadeleyi, mağduriyet söylemiyle yollara düşerek önlemeye çalışıyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun yürüyüş boyunca şikayet ettiği ilk 10 başlığı alt alta dizin; bu sıralamada FETÖ dışında hiçbir konunun yer bulmadığını göreceksiniz.

CHP’nin varlık gerekçesi, FETÖ’yü devlete karşı savunmaya dönüştü. CHP için muhalefet etmek, FETÖ’yle mücadelenin önüne geçmekle özdeşleşti; Kemal Kılıçdaroğlu’nun darbe tarihi olarak 15 Temmuz’u değil de FETÖ’ye karşı 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL’i baz alması, bu gerçeği açıkça gösteriyor; Kemal Bey, FETÖ’yü siyasallaştırarak FETÖ üzerindeki devlet baskısını sınırlandırmaya çalışıyor.

Siyaset ve medya dünyasının “Adalet yürüyüşünü” romantikleştirme gayretlerini de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor; bu yürüyüşün tek kıymeti harbiyesi, içerideki FETÖ muhiplerini açığa çıkarması oldu ki, bu da devlet ve millet için azımsanamayacak kadar önemli bir bilgi.

ERDOĞAN’I KONUŞTURMAYAN AVRUPA

Hıristiyan Batı’nın Türkiye’ye gerçek bakışını ters yüz eden, saptıran aklın ve egemenliğin sonuna gelindi. Siyaset, akademi ve medya dünyası yıllarca Türk milletini ütopik bir “Avrupa Birliği” fikrine inandırmaya çalıştı. Avrupa’yı yücelten bu yaklaşım, Türklüğü ise sistematik olarak aşağıladı. “Batı değerleri”nin gerçek niteliği -İslam düşmanlığı, Türkiye karşıtlığı- milletten özenle gizlendi.

“Batıcılık” akımı siyasette ve devlette zayıfladığı bir anda ise Avrupa’nın boyası dökülmeye başladı. Avrupalıları dünya üstünlüğüne taşıyan değer ve normların aslında gerçeğin ters yüz edilmiş söyleminden başka bir şey olmadığı açığa çıktı. “Demokrasi”, “hukuk”, “adalet” ve “özgürlük” gibi değerler sadece retorikten ibaret; Batı’nın gerçek eseri Irak, Suriye, Libya, Mısır, Yemen gibi Müslüman dünyadaki iç savaş, darbe ve yıkımlardır.

Avrupa, kendi topraklarında Türkiye Cumhurbaşkanı’nın sıradan bir salon toplantısı yapmasına dahi izin vermiyor. Türk yöneticilerin, bir çok Avrupa ülkesinde toplantı yapması yasak. Ama Türkiye’ye karşı besledikleri kanlı terör örgütlerinin faaliyetleri serbest. Siyaset, akademi ve medya dünyamız işte bu Avrupa’yı yıllardır “Medeniyet projesi”, “Refah ve mutluluk adası”olarak millete anlatıyor. Tarihe gitmeye hiç gerek yok; hemen yanıbaşımızda, Irak ve Suriye’de yaşananlar Batı’nın kanlı yüzünü görmemize yetiyor.

Türkiye’nin sorunu, Batı’yı hâlâ kendisinden hesap soracak bir güç olarak görmesi, adresi şaşırması ve hesap sorulması gerekenin Batılılar olduğunu unutması. Bu yüzyıllık zihin çarpıklığını Cumhurbaşkanı Erdoğan, düzelterek tekrar ayakları üzerine oturtuyor.

Bunun son örneği Almanya’daki G-20 Zirvesi’nde yaşandı. Erdoğan’ı sorularıyla kızdıracaklarını, köşeye sıkıştıracaklarını, aciz ve çaresiz kılacaklarını sandılar; ama Erdoğan, Avrupalıların gerçek yüzünü doğrudan yüzlerine tane tane -alay ederek- anlatarak, teröre verdikleri destekleri tek tek sayarak Türkiye’yi hesap sorulan bir ülke olmaktan çıkarıp hesap soran bir ülke konumuna taşımıştır. Türkiye adına yaşanan en gerçekçi gelişme de budur!